Doğan Öz, 1934'te Afyon'da doğdu. Babası gezici başöğretmendi, kendisi de bu sayede henüz küçük bir yaşta iken köyleri gezme ve yerel farklılıklarla tanışma fırsatı buldu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1959'da bitirdi.
Doğan Öz savcılığa 1962'de Diyarbakır'ın ermik ilçesinde başladı. Küçük bir Anadolu ilçesinde, kan davalı iki köylü ailesinin ortasında. Toprak kavgası, silah, cezaevi ve yoksulluk... Ekmek bulamayan insanların arasından geçip evine gittiğinde dertlenip yemek yiyemediği anlatılır. Bir savcının biyografisinde nadiren rastlanacak bir cümle bu ama Doğan Öz'ü anlamak için önemlidir.
1968'de Konya'da görev yaparken "Mücadele Birliği" adlı örgütün kapatılmasına yol açacak dosyayı hazırladı ve gerici sağın hedefi haline geldi. 1970'te Türk Hukuk Kurumu tarafından yılın hukukçusu seçildi; aynı yıl idam cezalarının kaldırılmasını isteyen bir dilekçeye imza attığı için idari soruşturmaya uğradı. Denizli'de savcı yardımcısıyken Necmettin Erbakan'ın kardeşiyle ilgili bir yolsuzluk soruşturması yürüttü ve bunun üzerine tehditler aldı.
Bu ayrıntılar yalnızca bir savcının meslek yaşamı değil, aynı zamanda Türkiye'de hukukun hangi siyasal gerilimler içinde çalıştığını gösteren küçük işaretlerdir.
Doğan Öz, her atandığı yerde, karşısına çıkan ne varsa onun üstüne yürüyen bir savcıydı.
'ÖRÜMCEK AĞI'1977'de Ankara'ya cumhuriyet savcı yardımcısı olarak atandığında, sıradan bir kariyer savcısı gibi davranmayı seçebilirdi, seçmedi. Bir süredir "örümcek ağı" adını verdiği kontrgerilla yapılanmasını araştırıyordu.
Bu noktada dönemin bağlamını hatırlamak gerekiyor: 1977 yılı, Türkiye'nin en kanlı dönemlerinden birinin tam ortasıdır. 1 Mayıs 1977'de Taksim'de kalabalığa ateş açılmış, 30'dan fazla kişi yaşamını yitirmişti. Ülkücü militanlar ile sol gruplar arasındaki çatışmalar her gün onlarca can alıyordu. Ama bu şiddetin tesadüfi ya da yalnızca ideolojik kutuplaşmanın ürünü olmadığına dair ciddi işaretler vardı. NATO'nun "geride bırakılan kuvvetler" doktrini çerçevesinde kurulan, Türkiye'de Özel Harp Dairesi adıyla bilinen ve sonradan dünyada "Gladio" olarak tanınacak olan yapı, bu kaosun içinde çalışıyordu.
Doğan Öz hazırladığı raporda, şiddet olaylarının sıradan anarşik eylemler olmadığını, demokrasi umudunu yok ederek faşist bir düzenin önünü açmayı hedeflediklerini yazdı. Bu sürecin arkasında CIA ve kontrgerilla gibi gizli yapıların bulunduğunu söylüyordu.
Bunun anlamı şuydu: Türkiye'de insanlar rastgele öldürülmüyordu. Öldürmek için bir program vardı ve bu program, devletin bazı katmanlarıyla bağlantılıydı. Bir savcının kaleminden çıkmış en cesur metinlerden biriydi bu. Aynı zamanda ölüm fermanı oldu.
24 MART 1978O sabah evinden çıkıp otomobiline bindi. Aracın önünde beliren suikastçı ateş açtı. Doğan Öz olay yerinde yaşamını yitirdi. Dosyada 18 tanık ve suçu itiraf eden bir katil vardı. Cinayette kullanılan silah başka bir olayla da ilişkilendirilmişti. Ama sonuç değişmedi.
Sanık İbrahim iftçi hakkında dört kez idam kararı verildi; Askeri Yargıtay bu kararları dört kez bozdu. 1985'te beraat kararı çıktı. Mahkemenin kararında şu cümle yer aldı: "Sanık İbrahim iftçi'nin maktul Doğan Öz'ü taammüden öldürdüğü mahkememizce sabit görülmüştür. Ancak Askeri Yargıtay Daireler Kurulu kararına direnilemeyeceğinden, bu hukuki zorunluluk nedeniyle beraatına karar verilmiştir."
Türk hukuk tarihinde eşine az rastlanır bir belge! Mahkeme katili tanımlıyor ama beraat ettiriyor, "hukuki zorunluluk" deniyor, hukuk bu noktada kendisini iptal ediyordu.
Sonrasında şaşırtıcı olan, beraat eden kişinin yaşamına sessizce devam etmemesidir. İbrahim iftçi, Milliyetçi Hareket Partisi içinde yükseldi; genel başkanlığa aday olacak kadar görünür, saygın bir figüre dönüştü. Bir savcının katili olduğu mahkeme kararında yazılı olan kişi, aynı dönemde siyasi bir ödüle kavuştu. Bu yükseliş, sıradan bir kariyer hikâyesi değildi; devlet içindeki bazı çevrelerin neyi himaye ettiğinin, kimleri öne çıkardığının somut göstergesiydi.
ADALET ARAYAN BİR AİLEDoğan Öz öldürüldüğünde geride eşi Sezen Öz ve küçük çocukları kaldı. Sezen Öz, onlarca yıl boyunca bu davanın peşini bırakmadı. Mahkeme koridorlarında, basın açıklamalarında, Meclis'e verilen dilekçelerde, hafıza etkinliklerinde hep oradaydı. Hukuki yolların tükendiği her noktada kamuoyuna seslendi. Bu direnişin bedeli yalnızca kendisine değil, çocuklarına da yansıdı. Oğlu Turan, ODTÜ öğrencisiyken gözaltına alındı ve işkenceye uğradı. İşkenceyi yapanlardan biri gerekçeyi açıkça söyledi: "Babandan dolayı."

3