Değerli aydınımız Ahmet Taner Kışlalı'yı 21 Ekim 1999 Perşembe sabahı saat 09.40'ta Ankara'da evinin önünde uğradığı suikast sonucu yitirmiştik. Sevgili hocamızın ölümü üzerinden -çalkantılarla dolu- çeyrek yüzyıldan fazla zaman geçti. Her 21 Ekim'de olduğu gibi bu yıl da onu saygıyla, sevgiyle, özlemle anıyoruz.
Ahmet Taner Kışlalı çok yönlü bir aydındı. Üniversitenin aydınlık yüzüydü. Onu katledenler bilimin aydınlığında özerk-demokratik "üniversite" yerine otoriteye dayalı güdümlü "tedrisat" özlemi içerisinde olanlardı. Hocamız tam bağımsız "Atatürk Türkiyesi"nde, Cumhuriyetin "fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür", onurlu bireyi olmayı ilke edinmiş değerli bir aydın, örnek bir gazeteciydi. Onu katledenler Türkiye'yi bir yandan neoliberalizmin gönüllü kölelik düzenine sürüklemeye, öte yandan da toplumu adım adım demokrasi kültüründen uzaklaştıracak otoriter popülizmin ağına düşürmeye çalışanlardı.
Kışlalı laik, demokratik, çağdaş Cumhuriyetin ve bu temeller üzerinde yükselen sosyal hukuk devletinin savunucusuydu. Onu katledenler kan, gözyaşı, özveri ve onurla kurulan "Cumhuriyet"i kenarından köşesinden kemirip yıkmaya çalışanlardı. "Laik Cumhuriyet"i kurulduğu günden beri asla içlerine sindiremeyip Cumhuriyeti "laik diktatörlük" olarak nitelemeye kalkışan karşıdevrimcilerdi.
Kışlalı, "Misakı Milli" sınırları içerinde özgür, bayındır, mutlu ve güvenli bir Türkiye'den yanaydı. Atatürk'ün ilke ve devrimlerine sımsıkı bağlı Kemalist bir aydındı. Onu katledenler ülke bütünlüğünü hedef alan; din, mezhep ve etnik farklılıkları körükleyerek ülkeyi un ufak etmeyi hedefleyenler, "Kemalizme saldırmanın dayanılmaz hafifliği" içerisinde olanlardı.
Değerli hocamızın kaleme aldığı ve ilk kez 26 Nisan 1998'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan "Demokratik Toplumcu ağrı" metni, 90'lı yılların karanlığından çıkıp yeni yüzyıla umutla bakmanın, bilinçle ve eylemle o yeni yüzyılın laik, demokratik Türkiye'sini kurmanın temellerini atan değerli bir metindi. O çağrı bugün de geçerlidir ve aynı ölçüde yaşamsaldır.
Ahmet Taner Kışlalı; tıpkı Orhan Yavuz, Necdet Bulut, Ümit Doğanay, Cavit Orhan Tütengil, Abdi İpekçi gibi, tıpkı Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, etin Emeç, Turan Dursun, Uğur Mumcu gibi bizim "bağımsızlık gülü"müzdür. Yerden alıp o gülü, yıllar yılı bağrımızda, bilincimizde yeşerttiğimiz Mustafa Kemal'in rengârenk gül bahçesine koymak, her yıl orada yeniden tomurcuklandırmak boynumuzun borcu olsun.
Öncesi ve sonrası da var ama özellikle o hiç bitmeyecekmiş gibi üzerimize bir karabasan gibi çöken korkunç 90'lı yıllar boyunca pek çok aydınımızı, üniversite hocamızı, gazetecimizi sistematik, profesyonel teröre kurban verdik. Her cenaze töreninde gözyaşları içinde "Yaşatacağız!" diye haykırdık. Ama gerçek şu ki her biri birer kutupyıldızı olan bu değerlerimizi, hocalarımızı, aydınlarımızı yaşatamadık. O değerlerimizin yokluğunda palazlanan düşünsel "boşluk", siyasal muhafazakârlık, gericilik, karşıdevrimcilik, siyasal parti görünümlü bir "konsorsiyum" eliyle yürütülen ve yıllar içinde sürekli emeği değersizleştiren neoliberal ekonomi politikaları son çeyrek yüzyılımızı çaldı, aldı götürdü.

14