3 Mart: Güneşin Doğduğu Gün - Gülizar Biçer Karaca

3 Mart 1924, Türkiye Cumhuriyeti'nin kendi geleceğini nerede kuracağını ilan ettiği gündü.

O gün Meclis, devletin iskeletine yerleşecek üç norm çıkardı: 429, 430, 431.

Şer'iye ve Evkaf Vekâleti'nin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat ve hilafetin ilgası önemli birer tarih başlığı... Önceki devletin varoluşuna omurga olan üstte bir dini otorite, altta bir yurttaş şeması kırılıp üstte hukuk, altta eşit yurttaşlık fikri yerleştirildi o gün. Bu haliyle 3 Mart, bir yön tayinidir ve dehası da laikliği devletin tarafsızlığı ve hukukun birliği diye kurmasıdır.

Bir yüzyıl sonra hâlâ tartışıyor olmamız da o gün çıkarılan kanunların geçmişe ait olmasından değil; bugünün iktidar mühendisliğinin hâlâ o kanunlarla kavga ediyor olmasındandır.

Bugün, 3 Mart yeniden güncel ve İlkim Özdikmenli elikoğlu'ndan ödünç aldığım cümlede geçen "yeni konumlanışların ilanına" şahitlik ettiğimiz günler yaşıyoruz. Bu yüzden bugün yön tersine çevrilirken, bunun adı da konmalı.

LAİKLİĞİ SAVUNANLARA DAVA

Üçlemenin birinci ayağı Milli Eğitim, bugün bir kamu hizmeti olmaktan çıkarılıp bir ideolojik sahaya çevriliyor. Sahanın çevresine de vakıflar, dernekler, ocaklar, cemaat ağları yerleşiyor. Üstelik bu, inkar edilen bir şey değil. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin Meclis kürsüsünde "tarikat ve cemaatlerle protokol yapmaya devam edeceğiz" diyebildi.

Protokollerle yetinmeyen Tekin, bu yıl bu çizgiyi genişletti. 81 ile gönderilen genelge doğrultusunda bütün okullarda "Maarifin Kalbinde Ramazan" adı altında bir dizi etkinlik düzenlenmesi talimatını verip kamusal eğitimi fiilen mezhepsel bir çizgiye sabitledi. Yine de hızını alamamış olacak ki "Laikliği Birlikte Savunuyoruz" diyen 168 imzalı metni hedef alıp yargı süreci başlattı. Bildiriyi imzalayanlar "laikliği savunuyoruz" dedikleri için ifadeye çağrılıyor. Yapılan, Cumhuriyet'in en temel ilkesini olan "devletin tarafsızlığı"nı bizzat iktidarın eliyle boğmaya dönük bir gözdağıdır.

Laikliği savunmayı suç gibi gösteren Tekin, okulu bir itaat alanına çeviren iktidarının pedagojisiyle konuşuyordu ve tam da bu yüzden, esasta hedefin metin değil, Cumhuriyet'in kendisi olduğunu da gösterdi.

Tekin'in tutumu, bir siyaset beyanı olabilir; ama özü itibariyle bir karşı devrim halidir.

ünkü eğitim, iktidarın en uzun menzilli silahıdır ve devletin okuluna giren her "protokol", okula girilen görünmez bir kapı daha demektir. O kapıdan kim giriyor, hangi dille konuşuyor, neleri "değer" diye dayatıyor, hangi itaat biçimini "terbiye" diye pazarlıyor... Bunların hepsi artık bir rejim politikasıdır.

PARALI EĞİTİM: HEM KUL HEM YURTTAŞ!

Bu hattın en görünür örneklerinden biri de EDES projesidir. Okul, çocuğa bilgi taşırken, onu özgür yurttaşlık fikrine alıştıran bir mekanken, o mekana, başka bir hiyerarşi yerleştirdiğinizde, eğitim parçalanır, eleştirel düşünmenin refleksi dağılıp gider. Zaten parçalı eğitim de parçalı zihin demektir. Yani ülkede aynı anda hem "kul" hem "yurttaş" yetiştiren iki ayrı epistemoloji dolaşıyorsa, hukuk da ikiye bölünür; ortak akıl da.

Bu dağılmaların şiddetini artıran bir başka örnek de MEB–TÜGVA arasındaki protokol...

Buradaki kritik nokta, gençlere etkinlik gibi sunulan şeyin sürekliliğidir. Süreklilik, rejim tahkiminin asli şartıdır. Rejim burada seçim döngüsünden bağımsız, uzun soluklu bir "nesil" siyaseti kuruyor. Buna TÜRGEV'le "Eğitimde iş birliği protokolü" imzalandığını da eklediğinizde, ortaya çıkan görüntünün işaret ettiği yön de netleşiyor.

Bu uygulamalarda adlandırmalar da manidar: "İş birliği..."

Sanki iki eşit aktör el sıkışıyor! Oysa ortada asimetrik bir ilişki var. Devletin eğitim görevi devredilemez bir sorumluluk; okul kamu adına vardır, ideolojik aparatlar için değil.

"İş birliği" dilinin içinde bu sorumluluk bile isteye gevşetiliyor, alan genişletiliyor.

İKTİDARIN 'MAKBUL NESİL' SİYASETİ

Milli Eğitim mukaddesatçılar kadar bir partinin gençlik koluyla da kuşatma altında.

Cumhur İttifakı'nın farklı damarları, aynı kapıdan içeri giriyor. Önümüzde, okulun herkese ait bir alan olmaktan çıkarılıp bir kadro sahasına çevrilmesi duruyor. 3 Mart'ın kalbi tam burada atıyordu oysa; okul, devletin yurttaş yaratma sorumluluğunu temsil etmesi gerekirken, cemaatlerin, ocakların, vakıfların siyaset alanına dönüyor. Yetmiyor, "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli" devreye giriyor.

İktidar, bunu pedagojik bir yenilik olarak anlatıyor. Ancak sahada yükselen eleştiriler başka bir şeye işaret ediyor. Modelin bilimsel ve eleştirel düşünme alanını daralttığı, dogmatik bir çerçeveyi kurumsallaştırdığı dile getiriliyor. Buradaki asıl mesele "hangi insan" tasavvurudur.

Tevhid-i Tedrisat, yurttaşın müşterek aklını hedefliyordu. Bugünkü program dili, "makbul"u hedefliyor. İstatistik ve değerlendirme metinleri, okul sayısındaki artışa karşın talepte düşüş olduğunu gösteriyor. Demek ki bu bir "toplumsal talep dalgası" değil. Bu, iktidarın kurduğu bir yönlendirme. Okulun biçimi, rejimin biçimi oluyor. Okul, çocuğa "Nasıl düşünülür" sorusunu öğretmek yerine onu "Ne düşünülecek" meselesine götürüyor.

Bugünün iktidarı ikinci seçeneği kuruyor. Makbul nesil siyaseti, eleştirel düşünceyi sevmiyor.

İttifak rejimi sorudan, sorandan korkuyor. Oysa Tevhid-i Tedrisat'ın tarihsel iddiası birincisiydi.

Tıpkı Meksika'da 1917 Anayasası'nın eğitim yaklaşımında, devlet eğitiminin seküler olması, bilimsel ilerlemeyi esas alması ve "fanatizm ve önyargılarla mücadele" vurgusu gibi...

ŞER'İYE'NİN GERİ DÖNÜŞÜ

3 Mart, üçlemenin ikinci ayağı olarak Şer'iye ve Evkaf Vekâleti'ni de kaldırdı. Din hizmetlerini, "Başvekâlete merbut" bir başkanlık olarak yeniden tanımladı. Bütçesini de Başvekâletbütçesine ekledi. "Yeni konumlanışların ilanında" Şer'iye ve Evkaf boyutu da bugüne bağlanıyor.

Şer'iye ve Evkaf Vekâleti de "adıyla" dönmüyor ama ruhuyla dönüyor. Nasıl mı Bütçeyle, kadroyla, protokolle, yetkiyle...

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)'in bütçesindeki artışlar ve din hizmetleri kalemlerinin ağırlığı, kamusal alanın dinsel bir mantıkla yeniden örülmesi tartışmasını besliyor. Evkaf mantığı ise vakıf ağı üzerinden, eğitimden yurtlara uzanan bir örgütleme kapasitesi ve siyasetiyle büyüyor.

Bugün bunun en açık göstergelerinden biri bütçe tabi... Strateji ve Bütçe Başkanlığı'nın 2026 bütçe icmalinde DİB için toplam ödenek yaklaşık 196,4 milyar TL olarak görünüyor. Bu bütçe, bu rejimin anatomisidir. Paranın aktığı yer, iktidarın kalıcılaştığı yerdir. Bu kaynak bir yerde vaaz kürsüsünü, bir yerde rejimle aynı koda sahip gençlik merkezlerini, kesişen çoklu faaliyet alanlarını büyütüyor.

E böyle olunca da din hizmeti kamusal alanın omurgasına bağlanıyor. Şer'iye'nin geri dönüşü, işte bu o omurga üzerinden oluyor.

AŞINDIRILAN YURTTAŞLIK

Üçlemenin üçüncü ayağı olan Hilafetin ilgası da benzer...