ABD'nin kırılma anı

ABD'nin Hürmüz Boğazı sorununu çözememesi durumunda askeri ve mali kontrolünde ciddi bir gerilme yaşaması bekleniyor. Dünyada yeni bir düzen arayışı var. ABD ise yeni düzeni tek başına inşa edecek askeri ve ekonomik güçte değil

Tarihin en büyük hedge fonlarından birinin kurucusu olan ve küresel ölçekli analizler yapmayı seven Ray Dalio, bu hafta sosyal medya hesabında dikkat çekici bir yazı yayımladı. Dalio, ABD'nin Hürmüz Boğazı'nı açık tutma konusunda yaşadığı sorunları, 1956 yılındaki Süveyş Kanalı Krizi'ne benzetti.

Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır; İsrail, Birleşik Krallık ve Fransa'nın bölgedeki eylemlerine tepki olarak o güne dek Batılıların denetiminde bulunan Süveyş Kanalı'nı millileştirme kararı almıştı. Bunun üzerine İngiltere Başbakanı Anthony Eden, Fransa ve İsrail ile iş birliği yaparak kanalın kontrolünü yeniden ele geçirmeye yönelik bir operasyon başlattı. Ne var ki Soğuk Savaş döneminin koşulları nedeniyle hem ABD hem de Sovyetler Birliği bu operasyona itiraz etti. Köşeye sıkışan Eden geri adım atmak zorunda kalmıştı.
Bu süreç, İngiltere'nin uluslararası itibarına ağır bir darbe vurdu. Britanya İmparatorluğu'nun artık yalnızca Birleşik Krallık'tan ibaret olduğu gerçeği, bu olayla net biçimde ortaya çıktı. İngilizler, tarih sahnesinde artık ana aktör değil, yardımcı oyuncu olduklarını kabullenmek durumunda kaldılar.

Dalio, yazısında ABD'nin Hürmüz Boğazı sorununu çözememesi durumunda askeri ve mali kontrolünde ciddi bir gerilme yaşayabileceğini, bunun da müttefiklerin ve alacaklıların Amerikalılara güvenini sarsabileceğini vurguluyor. Bir bakıma "sonun başlangıcı"na işaret ediyor.
Donald Trump, diğer ülkeleri ikna ederek ortak bir güvenlik şemsiyesi altında Hürmüz Boğazı'ndaki trafiği normalleştirebilir mi Bu soruya net bir yanıt vermek zor. Ancak Trump'ın bunu başarıp başaramayacağından bağımsız olarak şunu söylemek mümkün: ABD için sonun başlangıcı aslında çok daha önce başladı.
ABD'nin Vietnam'da batağa saplanması, 1971–1973 arasında Bretton Woods sisteminin dağılması ve ardından gelen küresel stagflasyon, Amerikalılar için önemli kırılma noktalarıydı. Ronald Reagan'ın öncülük ettiği neoliberal düzen, ABD'yi toparlamak için bir tür can simidi işlevi görmüştü. Sovyetler Birliği'nin dağılması da Washington'ın elini rahatlatmıştı. Ancak neoliberal düzen de 2008'deki finans kriziyle birlikte çözülme sürecine girdi. Artık o da fayda etmiyor. Yaklaşık 20 yıldır dünyanın başı kesik bir tavuk gibi savrulması, bunu açıkça gösteriyor. Yeni bir düzen arayışı var; ancak bunun ne olacağı henüz belirsiz.

ZİRVEDEN İNİŞ
ABD yeni düzeni tek başına inşa edecek askeri ve ekonomik güçte değil. ABD son 50 yılda hangi savaştan tam anlamıyla zaferle ayrıldı Vietnam da mı Afganistan da mı Peki ya Irak Ekonomi tarafı da o kadar parlak değil. ABD'nin küresel sanayi üretiminden aldığı pay son 50 yılda yüzde 28'den yüzde 15'e geriledi. ABD'nin küresel GSYH'deki payı 1960'ta yaklaşık yüzde 40'tı. Bugün bu oran yüzde 25'e indi. Çin ise bu göstergelerde sürekli yükselişte. Dünyada üretilen her sanayi ürününün neredeyse üçte biri Çin'de üretiliyor. Çin, küresel GSYH'den aldığı payı yüzde 3-4'ten yüzde 17'ye çıkardı. Aralarında Çin ve Türkiye'nin de olduğu yüksek orta gelirli ülkelerin küresel ekonomiden aldığı pay yüzde 12'den yüzde 28'e yükseldi.
Tüm bunlar ABD'nin üretim ve teknolojide artık başarılı olmadığı anlamına gelmiyor. Eskisi kadar baskın değil; karşısında Çin gibi çok ciddi bir rakip var. Amerikan ekonomisi gücünü büyük ölçüde finansa yaslamış durumda. Bu da ciddi bir verimsizlik ve kırılganlık demek. Askeri ve mali gücünüze dair başkalarının size duyduğu güveni yitirdiğinizde arkanızdaki finans duvarı da yıkılıverir. 1500'lerden bu yana bu durum Hollanda'nın da Britanya İmparatorluğu'nun da başına gelmişti. Giovanni Arrighi bu döngüyü "Uzun Yirminci Yüzyıl" kitabında çok güzel anlatır. ABD'nin de başına gelen budur.