Yıllardır karanlıkta kalan cinayetler, 24 Nisan 2026 tarihinde kurulan "Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı"nın koordine ettiği çalışmalar sayesinde tek tek aydınlatıldıkça devlete olan güven artıyor.
Gülistan Doku cinayeti gibi, devlet gücünün kötü niyetli kullanımıyla örtülen cinayetlerin aydınlatılması elbette önemlidir. Ancak; merhum Muhsin Yazıcıoğlu ve Uğur Mumcu gibi isimlerin kurban gittiği saldırılardaki "asıl katiller"in ortaya çıkarılması farklı bir anlam taşımaktadır.
"Güneydeki dost ülke"den aldığı hain talimatlarla hareket eden FETÖ'nün, Başkan Yazıcıoğlu gibi millî bir değerimizi yok etmesi müstakil yazı konusudur.
MOSSAD'IN HIYANETİNİ İFŞA EDECEKTİ
Uğur Mumcu cinayeti, terörü tarihe gömmeye çalıştığımız bu günlerde daha anlamlı hale gelen bir faili meçhuldür. Çünkü Mumcu, PKK'yı başımıza saranları ifşa etmeye kalktığı için katledilmiştir.
Bu saldırı, terörün sebeplerini ortadan kaldırmak isteyenlerin ortadan kaldırıldığı bir "seri cinayetler süreci"nin başlangıcıdır.
Zira...
Uğur Mumcu, İsrail'in Kürtler üzerinden yürüttüğü operasyonları anlatan 7 Ocak 1993 tarihli yazısında, MOSSAD'ın Kuzey Irak'taki Kürt liderlerle ilişkisini belgelerle açıklayacağını belirtmişti.[1]
Ama açıklayamamıştı!
Çünkü 24 Ocak 1993 sabahı bindiği otomobili öyle patlamıştı ki, Mumcu'nun parçaları bile bulunamamıştı. Algı ustaları hemen devreye girerek "İran öldürdü" demişti ama İsrail'den Mersin'e gelen 5 kişilik suikast timinin, Fetullahçı MOSSAD uşaklarının yardımıyla Esenboğa'dan geri döndüğü iddia edilmişti.
İKİSİNİ DE "KAZAEN" ÖLDÜRDÜLER!
Sadece 10 gün sonra...
Terör belasını tamamen bitirmek isteyen Cumhurbaşkanı Özal'ın sağ kolu olan Adnan Kahveci, 5 Şubat 1993 günü Bolu Gerede yakınlarında, "trafik kazası" demenin çok zor olduğu bir trafik kazasında, eşi ve 17 yaşındaki kızı ile birlikte hayatını kaybetmişti. Kahveci gibi bir zekâ küpü, otoyola ters yönden girmişti!
Oğlu Cihan Kahveci yıllar sonra, "Babamı, daha sonra Özal'ı da zehirleyen 1960 doğumlu 'doktor danışman' öldürdü" demişti ki, firarî bir FETÖ'cüyü tarif ediyordu!
Bundan 10 gün sonra ise...
"Terörle mücadele" adı altında Kandil'e terörist gönderme kampanyası yapıldığını ifşa eden Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'i Diyarbakır'a götüren uçağın 17 Şubat 1993 günü düşmesinin de, "kaza" süsü verilmiş bir "cinayet" olduğu düşünülüyordu. Dosya acilen kapatılmıştı ama yüzlerce "şüphe" havada uçuşuyordu!
Terörün bağlantısını ifşa eden ve terörle mücadeledeki yanlışları düzelten üç ismi sadece üç haftada yok etmişlerdi!
Lütfen dikkat...
Bu olaylardan 30 yıl sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, 1 Ekim 2024 günü "Terörsüz Türkiye" sürecini başlatırken yine "İsrail"e dikkat çekmişti!
Bu yüzden, bu hıyanetler ve 7. Cumhurbaşkanı Özal'ın asla "normal" olmayan ölümü aydınlatılmadan "Terörsüz Türkiye" tamamlanamaz!
TÜRKİYE, "UFUKTAKİ İSRAİL"E TEHDİT OLUŞTURMAMALIYDI!
Sayın Adalet Bakanı Akın Gürlek'e hatırlatmak istediğimiz bir "karanlık saldırı" daha var ki; doğrudan devletimize yöneliktir ve aydınlatılması da egemenliğimizin gereğidir!
Kısaca hatırlatalım...
Ağabeyi Enver Paşa gibi "İttihatçı" olan Nuri (Killigil) Paşa, 1938 yılında Zeytinburnu'ndaki kok kömürü tesislerini satın alarak tabanca, mermi ve gaz maskesi üretimine çevirmişti. 1943 yılında ise Sütlüce'ye taşıyarak havan topundan uçak ve denizaltı bombası üretimine kadar genişletmişti.
Ancak o dönemde ABD, bu bölgeyi "ufuktaki İsrail" için hazırlıyordu! Son aşamaya gelen "Filistin'de Yahudi Devleti Kurma Projesi"nin herhangi bir zaafa uğramaması için yoğun çaba sarf ediyorlardı.
En çok dikkat ettikleri husus ise, "potansiyel tehlike" durumundaki Türkiye'nin, özellikle teknoloji ve savunma sanayii konularında Batı'ya muhtaç kalmasıydı!
Bu yüzden Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren, kamusal veya özel teşebbüsleri, "yönetim" üzerinden önlemişlerdi.
Hatta ilerleyen dönemlerde artan "sanayileşme" adımlarına karşı daha güçlü bir ipotek için "Truman Doktrini"ni geliştirmişlerdi.
Komünist Rusya tehdidi üzerinden korkutulan Türkiye, ABD'nin himayesine girmek zorunda kalmıştı.
1 Eylül 1947'de TBMM'de onaylanarak yürürlüğe giren "Marshall Yardımı Anlaşması"na göre ABD, her türlü askerî araç ve mühimmatı temin edecekti. Ancak 4. Madde, "Bu askerî malzeme, 'belirlenen gaye' dışında kullanamaz" diyordu! (Nitekim 1964 yılında Kıbrıs Harekâtı'mızı engellediği için bizi çok sinirlendiren "Johnson Mektubu" bu maddeyi hatırlatmaktan ibaretti!)
BU SALDIRININ AYDINLATILMASI "EGEMENLİK" ŞARTIDIR
Bu kararların en önemli muhatabı; büyük bir tesis olan "Nuri Killigil Fabrikası" idi. Bu üretimin durdurulması, İsrail'in ilânı için son hazırlıkların yapıldığı bir dönemde çok önemliydi!
Bunu temin için Cumhurbaşkanı İnönü ve CHP Hükümetine yoğun baskı uygulanıyordu! TSK siparişleri bu yüzden durdurulmuştu.
Killigil de, komşusu Şakir Zümre gibi soba üretebilirdi ama Bakü Fatihi Nuri Paşa, "Sobacı Nuri" olarak anılmak istemiyordu.
Ankara'dan gelen yoğun baskılara daha fazla dayanamayan Killigil, "Silah üretmeyeceğim" beyanında bulunmuştu ama gizlice devam ediyordu.
Çünkü...
ARAPLAR SADECE NURİ KİLLİGİL'DEN SİLAH ALABİLİYORDU
Tam o günlerde (29 Kasım 1947), Filistin'in sadece yüzde 6'sına sahip olan Yahudilerin payını yüzde 57'ye çıkaran adaletsiz BM kararı, Arapları ayaklandırmıştı! BM ise; 17 Nisan 1948'de Arap ülkelerine karşı "silah ambargosu" kararı almıştı.
Nitekim Yahudiler de, bu karara güvenerek 14 Mayıs'ta "İsrail"i ilân etmişti.
Araplar ambargoyu delmek istiyordu ama silah üretimi Yahudilerin tekelindeydi. Yani, Nuri Paşa dışında hiçbir alternatifleri yoktu. Bu sebeple siparişler artmıştı. Nuri Paşa, İsrail'e karşı direnen Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak'ın silah ihtiyacını karşılamaya çalışıyordu. 7/24 üretilen silahlar gizlice gönderiliyordu.
Aslında Nuri Paşa, bu ülkelerde silah fabrikası kurmaya çalışıyordu. Mısır'da üretim aşamasına yaklaşmıştı. Gizlemeye çalışsa da sürekli gidip gelmesi çok dikkat çekiyordu. Hatta bu faaliyetlerini kamufle için Mısır hanedanından Misli Melek ile evlenmişti ama "fabrika"nın basına sızmasını engelleyememişti.[2]
Siyonistler burnundan soluyordu! Bir paşa emeklisi, bir asırlık çabayı boşa çıkarmak üzereydi. Buna izin verilemezdi!
FABRİKA İLE BİRLİKTE HAVAYA UÇURDULAR!
Nuri Bey, son Avrupa seyahatinden dönerken Yunanistan'da zehirlenmiş; büyük tehlike atlatmıştı.[3]
Bundan sadece 1,5 ay sonra 2 Mart 1949 günü saat 17.00 civarında, Kimyahane'de başlayan yangın sonucu cephane deposunda meydana gelen üç büyük patlamayla fabrika; çalışanlarla birlikte havaya uçmuştu. Nuri Killigil dâhil 27 kişi parçalanarak ölmüştü. Killigil'in, Haliç'e düştüğü tahmin ediliyordu ama doğru dürüst bir arama-kurtarma yapılmamıştı.
15 işçinin vücut parçaları üç tabutta toplanarak, 7 Mart 1949 günü Edirnekapı'ya defnedilmişti. Fabrikanın enkazını ise, ABD'den gelen ve Amerikalıların gözetiminde çalışan vinçli kamyonlar kaldırmıştı!
Tek parti gazeteleri, bu büyük patlamanın ayrıntılarından ziyade; Nuri Paşa'nın, BM ambargosuna rağmen Araplara silah gönderdiğinin üzerinde duruyordu. Cumhuriyet gazetesi, "Nuri Paşa'nın Arap devletlerinden bir milyonluk sipariş aldığı ve silah göndermek üzere olduğu söyleniyor" diyordu.[4]
İSTANBUL'DA KİLLİGİL GÖMÜLÜRKEN ANKARA'DA İSRAİL TANINDI!
Çok garip bir "hassasiyet" vardı. Devlet adeta bu faciayı hiç görmemiş ve duymamıştı! Patlamadan 2 gün sonra İstanbul'a gelen Milli Savunma Bakanı Hüsnü Çakır, "İnfilakı incelemek için geldi" haberleri üzerine, "Hayır, sadece rahatsız olan oğlumu ziyarete geldim" açıklaması yapmıştı. Gerçekten, hâlâ kayıp olan Nuri Killigil'in fabrikasına hiç uğramamıştı!
Hatta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Şemsettin Günaltay başta olmak üzere hiçbir yetkili, hiç bir açıklama yapmamıştı.
Daha da garibi...
Patlamadan 20 gün sonra cesedi Sütlüce sahiline vuran Nuri Killigil, 24 Mart 1949 günü fabrika enkazında yapılan sade tören sonrasında Fabrika Şehitliği'nde "kimsesizler" gibi defnedilmişti. Önde gelen işadamı olmasının ötesinde "Bakü Fatihi" unvanlı bir "Gazi Paşa"nın cenazesinde devlet erkanından hiç kimse yoktu! Bırakın cenazeyi, taziyeden bile kaçınmışlardı![5]
İSRAİL MESAJ VERMİŞ, ANKARA DA KABUL ETMİŞ GİBİYDİ!
Ankara'da, izahı zor şeyler oluyordu!
Nuri Killigil'in garip bir şekilde defnedildiği sırada, Bakanlar Kurulu, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün başkanlığında "acilen" toplanmış ve İsrail'i "acilen" tanıma kararı almıştı!
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün imzasıyla yayınlanan karar, "İsrail Devletinin derhal tanınması; Dışişleri Bakanlığı'nın 24.03.1949 tarihli ve 35970/115 sayılı yazısı üzerine, Bakanlar Kurulu'nun 24.03.1949 tarihli toplantısında kararlaştırılmıştır" şeklinde ilân edilmişti!
İstanbul'daki patlama sanki Ankara'yı çok korkutmuştu; "Mesajı aldık, gerekeni yapıyoruz" diyordu!
10 aydır tanınmayan İsrail'in, "sabotaj" diye bağıran bir patlamadan sonra acilen tanınması, "patlama" ile "tanıma" arasında bir "bağ" olduğunun en açık ispatıydı!
Araştırmacı Atilla Oral, bu "acil tanıma"nın perde arkasını şöyle anlatmıştı:
"Yahudi devleti, yıllar süren bir 'çıfıt' faaliyet sonucunda kurulmuştu. Türk halkı bu gerçeği biliyordu. Hükümet, ABD buyruklarından birini daha, oldu-bitti ile gerçekleştirmişti. Çünkü İsrail'i tanıma kararı TBMM'de oylansa, (CHP Meclisi'nde bile) 'evet' diyecek çoğunluk çıkmazdı."[6]
Cumhurbaşkanı İnönü ise bu tanımayı, "Yeni doğan İsrail Devleti ile siyasi münasebetler açılmıştır. Bu devletin Orta Doğu'da bir barış ve istikrar unsuru olacağını ümit ediyoruz" şeklinde değerlendirmişti![7]
BAŞBAKAN GÜNALTAY, NURİ KİLLİGİL'İ SUÇLUYOR!
Türkiye'yi sarsan patlama Meclis'e taşınmıştı ama bir arpa boyu yol alınamamıştı!
23 Mart günü yapılan kapalı oturumun öncesindeki "açık"

13