"Mezhepçilik yapmayın" diyerek "İrancılık" yapıyorlar!

İran ile ilgili eleştirilerimizi bir kenara bıraktık, Haçlı Siyonist saldırıya karşı İran'ı destekliyoruz. Ancak ülkemizde, tırmanan bir "tartışma" görüyoruz.

Taarruza geçen lejyonerler; İran yönetiminin, Türkiye dâhil bütün İslâm âlemini "hasım" ilân eden basiretsiz politikalarından doğan yalnızlığından ürettikleri "mağduriyet"i, "gerekçe" olarak kullanıyorlar.

Emperyalistlerin, "Sünni veya Şia bütün İslâm, düşmanımızdır" dediği bir ortamda, başka "düşman" kalmamış gibi Türkiye'deki Müslümanların ana omurgası olan Sünniliği hedef alıyorlar.

Ülkemizin bütün imkânlarını kullanıp, "Türkiye ile savaş çıksa, İran tarafında olurum" diyebiliyorlar!

Bu kirli operasyonlarına karşı çıkanları "Mezhepçilik" ajitasyonuyla susturmaya çalışıyor ama kendileri bölücülük yapıyorlar!

"GERÇEK İSLÂM"IN ÖLÇÜSÜ NE

Önce "kriter"i netleştirelim. Din, "Bana göre..." diye başlayan cümlelerle konuşulacak bir konu değildir. Ölçü, İslâm'ın "muteber" kaynaklarıdır. Aksi taktirde herkes, kendi zihninde oluşturduğu "din"den bahsetmiş olur!

İlk berraklığıyla devam etmekte olan "İslâmiyet" hakkında oluşturulan karmaşanın sebebi de budur. Domates alırken bile "organik olsun" diye çırpınanlar, önüne sürülen "hormonlu" bilgilerin doğruluğunu hiç araştırmıyor.

"Mezhep" tartışmalarında da aynı durum yaşanıyor!

Bilinçli oluşturulan "kavram kargaşası"nda, farklı tonlardaki "yanlış"lar arasından seçime zorlanan insanların, "doğru"ya ulaşması zorlaştırılıyor!

Bu "sığ" tartışmaya dâhil olmak istemiyoruz. "Yanlış"ı bilerek savunan "çokbilmiş"lere de hiçbir şey demiyoruz! Ancak, sözümüze değer veren kardeşlerimizi bu hengâmede bırakmayı da, "dilsiz şeytan"lık olarak görüyoruz.

"MEZHEP" NEDİR KAÇ MEZHEP VARDIR

"Mezhep" kısaca, İslâmiyet'i nasıl anlayacağımızı ve nasıl uygulayacağımızı bildiren "rehber" demektir.

"Aracıları çıkarmalı, doğrudan Kur'an'a uymalıyız" aldatmacası, cazip gelen ama aslında İngiliz Misyonerler tarafından keşfedilen bir saptırma yöntemidir.

Kur'an-ı Kerim'in asıl muhatabı; yani "murad-ı İlâhi"yi en doğru anlayan Peygamber Efendimizdir. Peygamberimiz de, bu doğru bilgileri eshabına aktarmıştır. Yani hadis-i şerifleri doğru anlayan da eshab-ı kiramdır.

"Mezhep imamı" ise, eshab-ı kiram ve tabiinden öğrendiği din bilgilerini bize aktaran "büyük âlim" demektir.

4 Mezhep imamının öncesinde başka mezhep imamları da vardı. Hatta eshab-ı kiramın her biri "Müctehid" yani mezhep sahibi idi. Ancak, bunların mezhep bilgileri bize ulaşmadığından uymak mümkün değildir.

Çok "moda" olan "Eshab-ı kiram hangi Mezhepteydi" aldatmacası, "Fizik öğretmeni, hangi sınıftandır" sorusu kadar saçmadır.

Bu silsileyi yok sayarak, "Ben doğrudan Kur'an'a uyuyorum" demek, Ceza Kanunu'nu çiğneyip ceza yiyince, "Anayasa'ya uyuyorum" demek gibidir.

"İctihad kapısı neden kapatıldı" sorusu da, "çarpıtma"dır. Çünkü, ictihad kapısı kapatılmamış; "şifre"sini bilen kalmamıştır.

İnsan ürünü hukukta bile "ictihad", sıradan hukukçuların değil; Yargıtay'ın yetkisindedir.

Yani, Kur'an-ı Kerim'e ve hadis-i şeriflere tam tabi olabilmek ve İslâmiyet'i doğru uygulayabilmek için 4 hak Mezhepten birinde olmak gerekmektedir.

"DİNLER ARASI DİYALOG"ÇULAR DA AYNI YOLDAYDI!

Fetullahçıların "Dinler Arası Diyalog" sapıklığı da, doğrudan Kur'an'a uymaya dayanıyordu! Bu "Vatikan Projesi" için kurulan "Abant Platformu"nun, dinde reformcu Mehmet Aydın yönetimindeki ilk toplantısı, "İslâm'da Akıl-Vahiy İlişkisi" konusundaydı.

Sonuç Bildirisi'nde, "Vahyin anlaşılması ve yorumlanması hususunda, inanmış her insana düşünce gücü ölçüsünde sorumluluk düşmektedir. Her mümin, aklını kullanmak ve hayatına; ona göre düzen vermek durumundadır. Hiçbir fert veya zümre, dinin anlaşılması ve yorumlanması konusunda ilahî bir yetkiye sahip olduğunu iddia edemez" deniyordu.[1]

Zamane ictihadçıları, kimlerle aynı safta olduğuna dikkat etmelidir!

Bu sinsi yöntemlerle; gerçek İslâm'ı bütün sapıklıklarla aynı kefeye koymak, "adalet" değil; "doğru"ya zulümdür.

BU "ÇAKMA MEZHEP"LERİ KİM NEDEN KURDU

"Guguk Kuşu"nu bilir misiniz

Hani; kuluçka yatan kuş, yiyecek için yuvadan ayrıldığında hemen yumurtalardan birini aşağı iterek kendi yumurtasını bırakan ve böylece kendi yavrusunu, o ailenin "öz" yavrusu olarak yutturan "sinsi" kuş...

Bu hikaye, durumu çok güzel izah ediyor.

Zira...

Haçlı Seferleri, Müslümanları durduramamış; İslâm'ın bayraktarlığını yapan Osmanlı, Viyana'ya dayanmıştı.

Dönemin siyasî ve iktisadî iki emperyalisti olan İngilizler ve Yahudiler, paniğe kapılmış; "Birbirimizle değil, ortak düşmanla savaşalım" kararı almıştı.

Ancak bu, "kılıç"la yapılamamıştı!

Sinsi analizler, Osmanlı'yı durdurmak için "güç kaynağı" olan İslâmiyet ile irtibatını kesilmeleri gerektiğini ortaya koymuştu. Ne var ki, o dönemdeki Müslümanları, İslâm'dan koparmak imkânsızdı!

"Yöntem" olarak; Musevîliği ve İsevîliği "içeriden" bozan, Yahudi "Abdullah bin Sebe" ile İslâm'da ilk fitneyi çıkaran "Guguk Kuşu Yöntemi"nde karar kılmışlardı!

Yani İslâm coğrafyasının farklı kesimlerinde, yerel ahalinin çabuk benimseyeceği "çakma mezhep"ler üretip yayacak; böylece Müslümanların "Gerçek İslâm"a ulaşmasını zorlaştıracaklardı!

ŞİÎLİK NASIL DOĞDU, EHL-İ SÜNNET'E NEDEN CEPHE ALDI

"İbn-i Sebe el-Himeyrî" adındaki Yemenli Yahudi, Hazret-i Osman (radıyallahü anh) efendimizin Hilafeti döneminde Medine'ye gelmiş ve nedense, özellikle Halife'nin huzurunda Müslüman olmuş; "Abdullah" adını almıştı!

"Abdullah bin Sebe" adıyla "bizden biri" görünmeyi başaran bu Yahudi, Hazret-i Ali'yi çok sevdiğini söylüyor ve "Hilafet, Ali'nin hakkıydı, Osman gasp etti" diyordu!

Hazret-i Ali (radıyallahü anh) Efendimizin Medine'den kovduğu bu fitneci, Basra, Kûfe ve Şam'da yürüttüğü faaliyetlerle "Ali Şiâsı" yani "Ali taraftarları" adını verdiği Şiîlik (Sebeiyye) fırkası kurmuştu.[2]

Tahriklerine Mısır'da devam eden İbn-i Sebe, Medine'ye gönderdiği bozguncuları, Hazret-i Osman Efendimizin üzerine salarak 17 Haziran 656 Cuma günü evinde Kur'an-ı Kerim okurken şehid ettirmişti.[3]

Ana ilkesi; Hazret-i Ebubekir ve Ömer (radıyallahü anhüma) Efendilerimize küfretmek olan Şiîlerin,