Son yazılarım sebebiyle yemediğim hakaret kalmadı. Oysa, kimseye iftira peşinde değilim. Sadece, faturası her gün biraz daha ağırlaşan "tarihî yalan"ları düzeltmeye çalışıyorum.
Çünkü, tepemizde esen emperyalist fırtınalar, güçlü bir devlete sahip olamadığımız taktirde bu coğrafyada "bağımsız bir millet" olarak barınamayacağımızı çok iyi öğretti. Devletlerin gücünü ise, teknolojik üstünlüğü değil "millî hafıza" derinliği oluşturmaktadır. Yani yeni nesillere, zaferleriyle birlikte yanlışlarını da "doğru" olarak aktarabilen milletleri yıkmak mümkün değildir.
"Yalan" üzerine, "sağlam bir devlet"i bırakın bir "şirket" kurmak bile mümkün değildir! "Ismarlama tarih"le belki bir süre algı oluşturulabilir ama sonunda gerçeklerle mutlaka yüzleşilir!
Kaldı ki kahramanlık; "yalan tarih" yazdırmak değil "şanlı tarih" yazmaktır!
Nice büyük medeniyetler inşa etmiş olan Türk milleti, son devletini bu anlamda "sağlam bir temel" üzerine inşa edemedi! Bin yıllık medeniyetimizin altı asırlık ana gövdesi olan Osmanlı'nın yıkılışı ile birlikte "tarihî hafızamız" da sıfırlanmış ve güçlülerin istediği şekilde; yeniden yazılmıştır.
Oysa rejimler değişse de milletler devam etmektedir. Yeni Türkiye; ancak Osmanlı'nın hafızasını kullanarak "köklü" hale gelebilir. Bu, "tam yol" ilericiliktir. Bunu gericilik olarak görmek geri zekâlılıktır!
EN YAKIN, EN KRİTİK AMA EN "KARANLIK" DÖNEM!
Osmanlı Devleti; I. Dünya Savaşı'ndaki mağlubiyetle değil, 19 Mayıs 1919'da başlayan süreçle yıkılmıştır!
Bu sebeple, devletinin nasıl kurulduğunu doğru olarak öğrenmek her Türk vatandaşının hakkıdır. Hatta devletin de vebalidir. Onun içindir ki, Türk milletinin mukadderatındaki "makas değişikliği" mesabesindeki "Osmanlı'dan Türkiye'ye geçiş" dönemini, resmî evrak üzerinden sunmayı bir vatandaşlık görevi telakki ediyorum.
Suriye Cephesi'nin dağılmasından sonra payitahta dönen Mustafa Kemal Paşa'nın, Samsun'a hareket edinceye kadarki 186 günlük "İstanbul dönemi" resmî tarihte hiç yer bulamamış, 222 gün süren Samsun-Ankara etabı ise birkaç kongre ve tamimle geçiştirilmiştir. Bu iki dönem ile Meclis açılıncaya kadar devam eden 118 günlük "ilk Ankara" sürecinden oluşan 526 gün ise "kestirmeden" geçilmiştir. Oysa devletimizin temelinin atıldığı bu dönemde yaşananları bilmemiz gerekir.
"KÖHNE GEMİ" MEĞER BİR MASALMIŞ!
Okulda "tarih kitabı" diye elimize tutuşturulan Emin Oktay masallarından, "Vatanın elden gittiğini gören Mustafa Kemal Paşa, dümeni kırık; köhne bir gemi ile İstanbul'dan 'gizlice' kaçarak, maceralı bir yolculuktan sonra 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı" diye öğrendik.
Meğer bu tek cümleye o kadar çok yalanlar sığdırılmış ki!
Devlet arşivindeki yazışmaları da inkâr eden bu yalanlar, Meclis'te Samsun ve sonrasını anlatmaya "Anadolu'ya mülkî ve askerî hususatla muvazzaf olmak üzere ordu müfettişliğine tâyin edildim. Bu teveccühü din ve millete hizmet için en büyük mazhariyet-i ilâhiye addettim" şeklinde başlayan Mustafa Kemal'e de iftiradır![1]
HÜKÜMET, BU YOLCULUK İÇİN SEFERBER OLMUŞTU!
Genelkurmay Arşivi'ndeki yazışmalar, Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a "kaçak" gitmediğini, bir "devlet organizasyonu" ile gönderildiğini göstermektedir.
Sultan Vahideddin Han'ın imzasıyla, 30 Nisan 1919 tarihli Takvim-i Vekayi'de yayınlanan "Mirliva Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu Kıtaati Müfettişliğine tayin edilmiştir" irade-i seniyyesiyle konu resmiyet kazanmış ve icrası ile de, Harbiye Nâzırı Şakir Paşa görevlendirilmişti.[2]
Bu iradeyle birlikte adeta seferberlik ilân edilmişti! Paşa, kendisiyle birlikte gelmesini istediği 23 komutanı aynı gün Harbiye Nezâreti'ne bildirmişti.[3]
Harbiye Nezâreti'nden Kazım Paşa da Bahriye Nezâreti'ne bir yazı yazarak, bu yolculukta "Bandırma Vapuru"na refakat edecek iki gambot ve üç motorbot talebinde bulunmuştu.[4]
Harbiye Nazırı Şakir Paşa'nın yazdığı ve Sadaret tarafından bütün bakanlıklara tebliğ edilen "Müfettişlik Talimatı"nda, "Bu müfettişlik vazifeleri yalnız askerî olmayıp aynı zamanda mülkîdir" deniyordu. Geniş yetkilerin ayrıntılı zikredildiği yazıda, Mustafa Kemal'in vereceği emirlerin anında yerine getirilmesi isteniyordu. Osmanlı tarihinde, Padişah dışındaki bir şahsa ilk defa bu kadar geniş yetki verilmişti.
3. ve 15. Kolorduların müfettişlik emrine verildiği belirtilen talimatta, müfettişlik mıntıkasının Samsun Sivas, Van, Trabzon ve Erzurum vilayetlerini ihtiva ettiği belirtiliyordu. Daha sonra istek üzerine Kayseri ve Maraş da eklenmişti. Ayrıca bu yetkilerin, müfettişlik hududuna mücavir olan Diyarbekir, Bitlis, Mamüretülaziz, Ankara ve Kastamoni vilayetlerinde de geçerli olduğu ifade ediliyordu.[5]
Sultan Vahideddin Han, Mustafa Kemal'in bu yetkileri rahatlıkla kullanabilmesi için bir de "Ferman" yazmıştı! Yıllarca gizlenen 14 Mayıs tarihli bu ferman (sadeleştirilmiş şekliyle) şöyleydi:
"Hükümetimizin kararıyla tayin olunduğunuz bölgede düzenin sağlanması ve saldırıların defedilmesi için tek vücut olarak hareket edilmesini, hükümdarlara mahsus selamımla askere; memurlara ve ahaliye tebliğini emreyledim."[6]
PAŞA'NIN HAZIRLIKLARI MÜFETTİŞLİĞİN FEVKİNDEYDİ!
Öte yandan Kemal Paşa da yoğun hazırlık içindeydi. Taleplerini peş peşe iletiyordu. 7 Mayıs günü Harbiye Nezâreti'ne yazdığı dilekçe ile Mondros Mütarekesi ve sonrasında alınan kararlara dair bütün yazışmaların kendisine ulaştırılmasını istemiş ve bu talebi aynı gün yerine getirilmişti.
Yine, 9. Ordu Müfettişliği bölgesindeki bütün Jandarma birliklerinin yerlerini gösteren bir kroki istemişti. Paşa ayrıca görevde kullanmak üzere 6 adet "mühür" kazınmasını rica etmişti!
Genelkurmay Başkanlığı'na yazdığı 13 Mayıs tarihli dilekçede ise, refakat edecek zabitlerin üç aylık maaşının peşin ödenmesini ve alelhesap (avans) olarak "bir miktar meblağ" istemişti. Ayrıca otomobil talebinin hâlâ karşılanmadığını hatırlatarak, "Ellaki iki binek otomobili lazımdır" şeklinde tekrarlamıştı.[7]
Yolculuk yaklaşırken hazırlıklar da Samsun'a kaymaya başlamıştı. 14 Mayıs günü 3. Ordu Kumandanlığına şifreli bir telgraf gönderen Mustafa Kemal Paşa, "Cuma günü öğleden sonra Samsun'a hareket plânlanmaktadır. Karargâhım, umera ve zabıta mevcudu 23'tür. Muvakkat (geçici) bir ikametgâh hazırlanması için icap edenlere emir buyurulmasını
rica ederim" talimatı vermişti."[8]
O günlerde neredeyse her akşam Sadrazam Damad Ferid Paşa ile Nişantaşı'ndaki Hariciye Konağı'nda bir odaya kapanıp saatlerce konuşuyorlardı! O akşam (14 Mayıs) yine buluşmuş ve geç saate kadar harita üzerinden Samsun havalisindeki durumu tartışmışlardı. Sadrazam Ferid Paşa ayrıca, ertesi gün Zat-ı Şahane'yi ziyaret etmesi için talimat vermişti. Yemekten sonra Teşvikiye'ye doğru yürürlerken Cevat Paşa, bu kadar yetkiyi nerede kullanacağını merak etmiş ve "Bir şey mi yapacaksın Kemal" diye sormuş, o da bu kritik soruya "Evet Paşam, bir şey yapacağım" cevabı vermişti![9]
YUNAN ORDUSU DA İZMİR'DE!
Mustafa Kemal Paşa Samsun'a gitmek üzereyken, Yunan Ordusu da İzmir'e çıkmaya hazırlanıyordu! Avrupa gazetelerinde "İngiliz Başbakanı Lloyd George ile Yunanistan Başbakanı Venizelos anlaştı. Yunan Ordusu İzmir'e çıkacak ve Ege'yi ülkesine katacak" haberleri yayınlanıyordu. Tabii ki İngilizlerin yoğun desteği vardı. Yoksa emperyalist devletlerin barınamadığı Anadolu'ya, hiçbir savaş tecrübesi olmayan Yunan Ordusu'nun ayak basması bile mümkün değildi![10]
Nitekim 14 Mayıs sabahı Sadrazam Damad Ferid Paşa'yı, Baltalimanı'ndaki yalısından telefonla arayan İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Richard Webb, "Mondros Mütarekesi'nin; 'gerektiğinde işgal' hakkı veren 7. Maddesi uyarınca, Müttefik birlikleri yarın İzmir'e çıkacak" şeklinde "tebliğ" etmişti! Telaşla Saray'a giden Sadrazam, gece geç vakit döndüğünde Mediha Sultan'a, "Haberi duyunca Padişah'ın yüreği titredi" demişti![11]
Mütarekeye uydurmak için "müttefik birlikleri" demişti ama aslında Yunan ordusu işgal edecekti! Nitekim 15 Mayıs sabahı önce İngiliz, Fransız ve İtalyan birlikleri İzmir'e çıkmış ve Türk mevzilerini sembolik olarak teslim aldıktan sonra hemen Yunan birliklerine devretmişlerdi! İttifak donanmasının himayesindeki Yunan ordusu da, yerli Rumların çılgın alkışları arasında İzmir'i işgal etmişti.
Sadrazam Damad Ferid Paşa, makamına gelip "kabine"yi topladığında işgal çoktan tamamlanmıştı! Sadrazam, İzmir'den gelen telgrafları Saray'a gönderirken, Sultan'ın huzurunu(!) kaçırmamak için, ahaliye yapılan zulüm ve hakaretlerden bahseden bölümleri çizerek, "elim vakadan sonra" yazmıştı!
"VİZEYİ DERHAL ONAYLA" TALİMATI!
MEB kitaplarında bile "Mustafa Kemal, Samsun'a 'kaçak' gitti; Karadeniz'e açılınca İngilizler, fark etmişse de iş işten geçmişti" yazılıydı! Oysa o günlerde İstanbul işgal altındaydı. İngiliz vizesi almayan hiçbir Türk subayı, İstanbul Boğazı'ndan çıkamıyordu. Bu yüzden, seyahatin bütün ayrıntılarını düzenleyen devlet, Mustafa Kemal Paşa'nın verdiği 23 kişilik listeyi, 14 Mayıs günü Erkan-ı Harbiye Reisi Kazım Bey imzasıyla, vize için İngiliz makamlarına sunmuştu.
İngiliz İstihbarat Subayı Yüzbaşı John G. Bennett, 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere 23 subay ve 25 er/erbaş ile 6 adet "eğerli at"tan oluşan listeyi ve "Samsun'a gidiş için geçerlidir" notunu onaylamıştı.
Yüzbaşı Bennett, 55 yıl sonra yayınlanan hatıralarında bu imzanın arka planını şöyle anlatmıştı:
"Bana merkezden '3-4 kişi' denmişti! Listenin, Türk ordusunun en faal 23 generaliyle albayından oluştuğunu gördüm. En mühim isimler gidiyordu. Dosyayı, Şişli'deki karargâha götürdüm ve görevli subaya 'Bu liste bende, barışçıdan ziyade savaşçı bir heyet intibaı uyandırdı' dedim. İngiliz Yüksek Başkomiseri Rumbolt'a telefon ettiler. 'Mustafa Kemal gidecek, ne lazımsa yapın' cevabı geldi. Ofisime döndüm ve vizeleri derhal imzalayıp teslim ettim."[12]
Yıllarca gizlenen bu "vize", orijinaline uygun olarak üretilen "Bandırma Vapuru"nun "Müze" bölümünde sergilenmekte olup bendeniz bizzat gördüm.
"PAŞA PAŞA; DEVLETİ KURTARABİLİRSİN"
Mustafa Kemal Paşa hakkındaki "uyarılar" Vahideddin Han'ı endişelendirmişti. Hatta yakınlarına, "Kime bu paşadan bahsetsem, 'İttihatçıdır' cevabı aldım" demişti ama yine de paşasına güvenerek bu tarihî kararı vermişti.
Vahideddin Han, Kemal Paşa'yı Yıldız Sarayı'nda kabul ederek bu görevin önemini bizzat anlatmak istemişti.
Kemal Paşa, 15 Mayıs 1919 Perşembe günü Yıldız Sarayı'nda gerçekleşen bu kritik görüşmeyi, ABD Fevkalade Elçisi General Sherrill'e krokilerle anlatmıştı:
"Odaya girdiğimde, Sultan bir masanın yanında oturuyordu, Benimle konuşurken sık sık baktığı pencereden, Yıldız Sarayı'nın hemen karşısında demirli müttefik donanması görünüyordu" şeklinde söze başlayan Mustafa Kemal, Osmanlı Saltanatının son Padişahı ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı arasındaki son görüşmenin ayrıntılarını şöyle anlatmıştı:
"Vahideddin ile adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında bir masa ve üstünde bir kitap vardı. Hiç unutmayacağım şu sözlerle başladı:
'Paşa paşa, şimdiye kadar çok hizmet ettiniz! Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsiniz!'
Kendisine, 'Hakkımdaki teveccüh ve itimadınıza arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz' derken, kafamdaki muammayı da çözmeye uğraşıyordum.
Hemen hüküm verdim: Vahideddin, 'Tek mesnedimiz, İstanbul'a hâkim olanların siyasetine uymaktır' demek istiyordu. Eğer halkı, saray siyasetinin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelenleri uslandırırsam, Vahideddin'in arzusunu yerine getirmiş olacaktım.
'Merak buyurmayın efendimiz, nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım. Bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım' dedim. 'Muvaffak ol!' hitab-ı şahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çıktım. Padişahın yaveri; benim de hocam olan Naci Paşa, muhafaza içinde bir şey tutuyordu. 'Zat-ı şahanenin ufak bir hatırası' dedi. Verilen hatıra, kapağının üzerine 'Vahdettin'in inisiyalleri' (ilkleri) işlenmiş bir saat idi."[13]
Kemalistler, bu beyanlara rağmen, bu görüşmeyi yok saymaktadır!
KUR'AN-I KERİM'E EL BASARAK "SADAKAT YEMİNİ" ETMİŞTİ
Ve 16 Mayıs Cuma... Padişah Yıldız Camii'ne gitmişti. Her yere Yunan işgalinin hüznü yayılmıştı. Bu kurşun ağırlığı altında namazını eda eden Sultan Vahideddin Han, Sadrazam Ferid Paşa, Başyaver Avni Paşa ve Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemal Paşa'nın bulunduğu "Mahfil-i hümayun"a geçmişti.
Vahideddin Han, Suriye cephesinden edindiği tecrübeyle, ihtiyatlı davranıyordu! Bu görevin ehemmiyetini kendisine bizzat anlatmıştı ama bunu yeterli görmeyerek, kendisi için "en bağlayıcı yemin"in onun için de geçerli olduğunu düşünerek Kur'an-ı Kerim üzerine yemin ettirmek istemişti! Hem de "önemli" şahitler eşliğinde...
Vahideddin Han'ın, kısa hatıratında "bozdu" dediği bu "ağır yemin" hakkındaki ayrıntılar; Başyaveri Avni Paşa'nın 90 yıl sonra yayınlanan "Vahdeddin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor" isimli kitabında ortaya çıkmıştı.
Sadrazam Damad Ferid Paşa ve Başyaver, padişahın birer adım gerisinde olmak üzere sağ ve solunda durmuşlardı. Mustafa Kemal Paşa, sağ elini Kur'an-ı Kerim'in üzerine koyarak sol elinde tuttuğu küçük kâğıdı okumuştu:
"Heyet-i Vükelaca tanzim olunup Padişah Hazretleri'nin iradesine sunulan 21 maddelik özel talimatta açıkça belirtilen geniş yetkilere dayanarak, Anadolu vilayetlerindeki bütün mülkî ve askerî memurlar üzerinde icrasına memur bulunduğum teftiş ve tetkikat görevimi, Halife hazretlerinin arzusu dâhilinde, tam bir sadakatle ve elimden gelen bütün kuvvetle yerine getireceğime vallahi billâhi."
NE KADAR PARA VERİLMİŞTİ
Samsun'a giderken verilen para miktarı sürekli tartışılmış; farklı sayılar telaffuz edilmiştir. Necip Fazıl, "Sultan Vahideddin" isimli eserinde, padişahın; cebinden verdiği para ile birlikte toplam 60 bin lira ödendiğini belirtmektedir.
Vahideddin Han bu konuda, "Müttefiklerin kontrolünde olan Hazine'den bir kuruş bile alınamadığı sırada kendi cebimden 30 bin lira verdim" demişti. Bu para, tahta çıkmadan önce Çengelköy Çiftliğinde yetiştirdiği cins atların satışından temin edilmişti. Atlar peyderpey satıldığı için teslimat da partiler halinde yapılmıştı. Paraları, bu işin sorumlusu olan yeğeni Sami Efendi, Pera Palas'ta teslim etmişti.[14]
Sultan ayrıca, Dâhiliye Nazırı Mehmed Ali Bey'e, 25 bin altın daha ödemesi talimatı vermişti. Ali Fuad (Cebesoy) Paşa, dayısı olan Mehmed Ali Bey'in bu altınları Padişah'ın emriyle, Galata Köprüsü altında gizlice teslim ettiğini yazmıştı. Mehmed Ali Bey'in torunu Ayşe Cebesoy Sarıalp'taki 13 Mayıs 1919 tarihli ve Mirliva Mustafa Kemal imzalı, "Bin lira-yı Osmanî'yi, Dâhiliye Nezaret-i celilesinden aldığımı mübeyyin (gösteren) makbuzdur" yazılı doküman, sadece resmî ödemeyi göstermektedir.[15]
1 Haziran 1919 tarihli Bakanlar Kurulu'nda da, Samsun'a gidenlerin tahsisatına yarım maaş eklenmesine ve 57.269 liralık bu tutarın, "Beklenmedik Masraflar" kaleminden karşılanmasına karar verilmişti.
Sultan Vahideddin Han, Nisan 1921'de millî mücadelede kullanılmak üzere 20 bin lira daha göndermişti.
YUNAN ORDUSU SEFERİHİSAR'A PAŞA DA SAMSUN'A İLERLİYOR!
Cuma selamlığındaki son vedalaşmadan sonra Yıldız Camii'nden ayrılan Mustafa Kemal Paşa önce Şişli'deki evine giderek annesi ve kız kardeşiyle vedalaştı. Uğurlamak isteyenlere İngilizlerin dikkatini çekmemek için zahmet edilmemesi ricasında bulunmuş ve otomobili Galata rıhtımına yönelmişti.
Yıllarca "köhne" diye hakaret edilen Bandırma, İngiltere'de üretilmiş 328 grostonluk 46 m. Uzunluğunda, 7 m. genişliğinde ve 3,5 m. derinliğinde, döneminin en lüks gemisiydi!
Günlerdir hazır bekleyen Bandırma, hemen demir almıştı. Karadeniz'e açılmadan önce güverteye çıkarak vizeleri kontrol eden İngiliz denizcileri, "Please proceed sir" (Lütfen devam edin efendim) demiş ve Samsun'a kadar kimse rahatsız etmemişti!
Garip bir rastlantı ama o sabah İzmir'den harekete geçen Yunan Ordusu; Urla, Çeşme ve Seferihisar'a doğru ilerlerken, Mustafa Kemal Paşa da Samsun'a gidiyordu. Osmanlı'ya karşı hiç varlık gösterememiş olan Yunanlıların, Anadolu'yu nasıl bu kadar kolay işgal edebildiğini kimse anlayamamıştı.
Hiçbir aksaklık yaşanmayan yolculuktan sonra 19 Mayıs 1919 Pazartesi sabahı, İngilizlerin kontrolündeki Samsun Limanı'na ulaşmıştı. İlk işi Padişah başta olmak üzere devlet erkânına, "Samsun'a salimen ulaştım, görevimin başındayım" telgrafı göndermek olmuştu.[16]
Velhasıl, Paşa'nın Samsun yolculuğu gizli değil; bir "devlet operasyonu" idi! Devletin elindeki en rahat gemi tahsis edilmiş ve hazırlıkların her aşamasında Padişah'a bilgi verilmişti."[17]
Sultan Vahideddin Han'ın görüşmede söylediği "Devleti kurtarabilirsin" ifadesini, "Cumhuriyet'i kurması için gönderildi" şeklinde yorumlayanları görüyoruz. Oysa bu görevlendirme, iki başlı bir görüntü oluşturmak için değil, müttefiklerin gözünü korkutarak barış masasına güçlü oturmak için yapılmıştır. İstanbul'dan kopuk bir "mücadele"nin kastedilmediğini bizzat, "Halkı, saray siyasetinin doğruluğuna inandırabilirsem Vahideddin'in arzusunu yerine getirmiş olacaktım" diyen Mustafa Kemal teyit etmektedir.[18]
Devlet tarafından görevlendirildiğini, "vize" veren ve Ankara yolundaki ilerleyişini adım adım izleyen İngilizler de zikretmektedir.

9