Hanedanın itibarı iade edilmeden "Türkiye Yüzyılı" gerçekleşemez!

Kemalistler, her 3 Mart günü "3 Devrim Bayramı" kutluyor. Bunlar, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılması ve Hilafetin ilgası olup, devrim değil "darbe"dir. Yani, İslâm'a vurulan her darbe, Kemalistlere "bayram" oluyor!

3 Mart tarihli şu yazımızda, Hilafet'i kimin neden kaldırttığını ve sonuçlarını anlatmıştık:

https://www.star.com.tr/yazar/islam-ulkelerindeki-bu-perisanligin-sebebi-chpnin-ilga-operasyonudur-yazi-2000652/

Aslında o kanun, sadece Hilafeti değil, "Hanedanı" da "ilga" etmişti! Mevzu uzadığı için bu hıyaneti bu yazımıza bırakmıştık.

Saltanat 1 Kasım 1922'de kaldırılmış ve 6 asırlık hanedan sıradanlaştırılmıştı!

Peki, zaten sahipsiz kalan; çoğu kadın ve çocuktan oluşan 100 civarındaki Osmanlı bakiyesine bu zulüm neden yapılmıştı

Bir "Türk", asla bu kadar Osmanlı düşmanı olamayacağına göre bu kin ve nefretin sebebi neydi

"KEMİKLERİNİ DE DIŞARI ATALIM"

Osmanlı'nın yetiştirdiği paşaların öfkesi, "cinnet"e dönüşmüştü. Bu mebusları dinleyen, "Bunlar kimin vekili" derdi!

Süleyman Sırrı (Bozok), "Bunlarda kuyruk acısı vardır. En ufağı bile memleketten gitmeli" diyordu. Kimin memleketinden kimi kovuyordu [1]

Osmaniye Mebusu İhsan Bey ise bu zulmü yeterli görmüyor, "Ölülerinin kemiklerini bile mezardan çıkarıp atalım" diyordu![2]

Tek bağımsız mebus olan Zeki Bey, "Hanedanın maiyetindeki sekiz askerden mi korkuyoruz Bu insanları ecnebi diyarına atmaktansa en azından Etlik'te bir köşkte oturtabiliriz" demişti ama "Adi adam... İn aşağı" hakaretlerine uğramıştı![3]

KADINLARA DA ACIMAMIŞLARDI!

Ahmed Muhtar Bey, "Kadınlar sürgünden muaf tutulsun" teklifini şöyle sunmuştu:

"Hilafeti lağvettik, erkekleri çıkaracağız. Ancak kadınları da sürmenin neticesini iyi görmüyorum. Bunları kovmayalım."[4]

Gel gör ki milletin vicdanını temsil etmeyen bu Meclis, zaten bunun için oluşturulmuştu!

Nitekim "Kadınlara merhamet" önergesi reddedilmiş, çoluk çocuk herkesin sürülmesi kararlaştırılmıştı! Ayrıca, yurdu terk etmeleri için sadece 10 gün süre verilmişti! Oysa, bir vilayete tayin edilen memura bile 15 gün "mehil müddeti" veriliyordu!

CHP mebusları, Miraç gecesine tekabül eden o akşam, "Yahudinin Gazinosu"na giderek bu zaferi(!) kutlamıştı! Başvekil İsmet Paşa da, 7 Mart akşamı yine burada rakılı "kutlama" yapmıştı![5]

KENDİ HALİFELERİNİ SÜRDÜLER, ÖLÜSÜNÜ BİLE ALMADILAR!

Ankara'nın halifesi Abdülmecid Efendi, hemen o akşam gelen İstanbul Valisi Ali Haydar Bey'in "Millî iradeye itaat etmezsen zorla götürürüz" tehdidi üzerine, 1,5 saatte hazırlanmak zorunda kalmıştı! Üç taksiye bindirilen son halife ve ailesi, İsviçre'ye gönderilecekti!

"Millet adına" deseler de, gecenin o saatinde bile "halk protesto eder" endişesiyle Sirkeci Garı'na değil, şehir dışındaki ıssız Çatalca istasyonuna götürmüşlerdi.

Grand Hotel'in masraflarına daha fazla katlanamayınca, 7 Ekim 1924'te Nice'ye taşınan Abdülmecid Efendi, Vahideddin Han'a 2 saat mesafede "sürgün komşusu" olmuştu!

"Ankara Halifesi", 23 Ağustos 1944'te vefat etmişti ama amcazadesi gibi çilesi bitmemişti! Çünkü, "Ölünce bari İstanbul'a götürün" vasiyeti Ankara'ya iletilmişti ama cenaze, Paris Büyük Camii'nde yıllarca "izin" beklemişti! Tam 10 yıl sonra cami yönetiminin "Alın artık" isyanı üzerine Medine'ye götürülen Abdülmecid Efendi, 30 Mart 1954 tarihinde Bâki Kabristanı'na defnedilmişti. Vehhabiler dozerle dümdüz ettiğinden mezarı bile kalmamıştı!

ACİL SÜRGÜNÜN AMACI "YAĞMA" İMİŞ!

Şehzadeler, sultanlar ve sultan çocukları ile hanımları, padişah hanımları ile damatlardan oluşan 155 kişiyi, vatandaşlıktan çıkarmış, "Neyiniz varsa 10 gün içerisinde satın, yoksa el koyacağız" demişlerdi. Nice gayrimenkuller ve paha biçilmez eserler, İttihatçılar ve Yahudi işbirlikçileri tarafından yağma edilmişti!

Parasız hatta pasaportsuz olarak kovulan bu insanların, kendi mülkleri olan Osmanlı coğrafyasından "transit" geçmeleri bile yasaktı! Haçlı diyarında sürünen hanedanın her biri, nice dramlar yaşamıştı.

Birkaçını özetleyelim.

"ŞU KÖPEK BENDEN BAHTİYAR!"

Şehzade Ömer Faruk, Halife Abdülmecid Efendi'nin tek oğlu ve Sultan Vahideddin Han'ın damadı olup; iyi yetişmiş bir askerdi. 26 Nisan 1921'de zevcesi Sabiha Sultan'ı iki aylık kızıyla bırakıp Millî Mücadeleye katılmak için yola çıkmış; ancak Mustafa Kemal'in, "Gelme" telgrafı üzerine İnebolu'dan dönmüştü.[6]

Oysa, "Rütbemle mütenasip bir vazife olmasa da, nefer olarak hizmet ederim" demişti![7]

Saltanat kaldırılınca; emekli maaşı dahi bağlanmadan ordudan atılan Binbaşı Faruk Efendi, 3 Mart akşamı Halife babası ve biri 3 yaşında diğeri annesinin kucağında iki kızıyla birlikte sürülmüştü!

Lozan ve Nice'te biraz süründükten sonra 1938'de Kahire'ye giden Ömer Faruk Efendi, bir Türkiye yolcusunun kucağındaki köpeği göstererek, "Şu köpek bile benden daha bahtiyar" diye hayıflanmıştı.

İsmail Hakkı Danişmend'e yazdığı mektupta, "İnsan hizmetçisini çıkarırken bile 'nerede nasıl yaşayacak' diye düşünür" demişti! Ama "Vatanımda öleyim" arzusuna da kavuşamamış; 28 Mart 1969 gecesi Kahire'de kahır içinde ölmüştü! Neyse ki vefalı kızı, 1977'de II. Mahmud Han Türbesi'ne nakletmişti![8]

"OSMANLI TORUNLARI 'ECNEBİ' GİBİ YETİŞİYOR!"

Harplerde inanılmaz kahramanlıklar gösteren Şehzade Osman Fuad Paşa'yı bile "düşmanın kucağına" sürmüşlerdi!

1911 yılında 16 yaşında savaşmak için gittiği Libya'da Mustafa Kemal Paşa ile tanışan Fuad Efendi (V. Murad'ın torunu), farklı cephelerde nice hizmetlerde bulunmuştu. Orgeneralliğe yükselince, Trablusgarp Orduları Grup Kumandanı olarak tekrar Libya'ya gitmişti. 30 Nisan 1919'da İtalyanlara esir düşmüş; 7 Eylül'de kurtularak İstanbul'a dönmüştü.

Fuad Paşa, 3 Mart 1924'teki "Osmanlı'ya öfke" fırtınasına, Romanya'da tedavideyken yakalanmıştı! Kendisine, "İstisna yapamadım. Kanun umumî idi" diye yazan "arkadaşı" Mustafa Kemal'e, sefir vasıtasıyla "Anadolu'ya geleyim" mesajı göndermişse de cevap alamamıştı.

Saltanat devam etseydi 39. Padişah olarak tahta çıkacak olan Fuad Efendi, daha 29 yaşında başlayan 49 yıllık sürgün çilesinden sonra 1973 yılında Nice'de 78 yaşında vefat etmişti. Hürriyet muhabiri Doğan Uluç'a verdiği mülakat zulmün bilinmeyen yönlerini şöyle anlatmıştı: