"Herkes kendi talihinin mimarıdır; 'faber est suae quisque fortunae'": Namıdiğer "homo faber fortunae suae".
54. baskısını yapan Ortaylı'nın "Bir Ömür Nasıl Yaşanır" kitabı, yeni yitirdiğimiz değerli tarihçiyi özetleyen bu yeryüzü duruşu ile başlıyor.
Rönesansın şiarı olan bu "birey ve insan merkezli" duruş, kendi kaderini eline alan, kaderini yönlendiren, kısmetini kendisi arayan ve yaratan insan tipini betimler.
İlber Ortaylı evet tam da böyle bir Rönesans adamıydı.
Hayattaki en önemli dürtüsü merak ve ilgiydi, en önem verdiği değer bilgi, affetmediği günah cehaletti.
Türkçe dışında altı dil; Almanca, Rusça, Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Farsça bilmekteydi. Osmanlıca ve Latinceye akademik düzeyde hâkimdi.
"Bir Ömür Nasıl Yaşanır"da Ortaylı, bu dünya standartlarında etkileyici kültürel bagaja, kendisinin "faal" biçimde diş tırnak gayret göstererek ve arayarak eriştiğini anlatıyor.
"Bildiğim dillerin çoğunu kendi kendime, bazen de yakınlarımın yardımıyla öğrendim" diyor. Fransızcayı misal Zeliha Berksoy'un babası Ercüment Siyavuşoğlu'ndan öğrendiğini belirtiyor. Ama tabii ki kendisi her şeyden önce "dil" seviyor. Bu işten büyük haz aldığını söylüyor.
Kafasında bu kadar kelimeyle yoksa nasıl yaşayabilir ki insan
İlber Ortaylı'yı Cumhuriyet yıllarının "olgunluk çağı"nı yaşayan 1960'lar, 70'ler Ankara'sının şekilllendirdiğini öğreniyoruz.
O yılların Ankara'sında tanıdığı ve etkilendiği, feyz aldığı isimler müthiş bir efsane kadro: Bozkurt Güvenç, Halil İnalcık, Mübeccel Kıray, Nermin Abadan Unat, Mümtaz Soysal, Seha Meray, ilk kadın gazetecilerden Nilüfer Yalçın, Nimet Arzık ve Cumhuriyetin en değerli düşünürlerinden Nusret Hızır...
TUZLU BİBERLİ, HİPERKRİTİK"İnsan kendi kendisini şekillendirir" ama elbette içinde yetiştiği, soluduğu ortam tarafından da şekillendirilir.
Üniversite yıllarımı 70'ler Ankara'sında yaşadığım için, bu benzersiz kadrodan kendimin de sebeplendiğini söyleyebilirim.
Sevgili Bozkurt Güvenç örneğin hocam. Diğer sayılan muhteşem değerler, ya aile çevremin ya yakın arkadaşlarımın çevresinin içindeydi.
Bu parlak "Cumhuriyet" kadrosunun yaydığı "hale" ya da "frekans", moda deyimle "vibe"; okullarda ders kitaplarından öğrenilecek bir şey değildi. ok güçlü ortak bir hava ve atmosferdi.
İlber Ortaylı o havayı solumakla kalmamış, yaşamına dokunan her "rehberden" sağlayabileceği en büyük değeri, bilgiyi almaya, özümsemeye çalışmış.
Edilgen olmayan "aktif" bir arayış ve "inşa"dan bahsediyoruz.
Ömrünün son yıllarına dek eksilmeyen "seyyah"lık merakında da gene aynı arayışın izleri bulunmaktaydı.
Bakû'da onuna tanışan bir İtalyan Türkolog çok sevdiğim "Zaman Kaybolmaz" kitabında popüler tarihçiyi şöyle tanımlıyor:
"Bu efendi çok esprili. Tuzlu biberli konuşuyor! Gözleri kıvılcım, kıvılcım. Hiperkritik bir adam! Hiçbir şeye razı değil. Müthiş ironik! Hiçbir zaman tatmin olmayan bir 'İlbercan'... bilgili ama bilgiç değil!" (17.07.2022 tarihli "Sağnak"ta daha ayrıntılı bir "Zaman Kaybolmaz" yazısı bulabilirsiniz.)
İtalyan Türkolog "tuzlu biberli" demiş, İlber Ortaylı'yı ışıklı ve gölgeli bir "chiaroscuro Rönesans tablosu" gibi de tarif edebiliriz.

3