Mekke Anlaşması hangi ihtiyaçtan doğdu, stratejik önemi ne

Nebi Miş
Bugün
10

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, kısa süreli bir ihtiyaçtan doğmadığını bu coğrafyada yaşayanlar kolayca anlayacaktır. Yani, anlaşma bir günde ortaya çıkmadı.
Bölgede ortak bir savunma ve güvenlik mimarisine ihtiyaç hep vardı. Ancak etkin ve işleyecek bir anlaşmanın hayata geçirilmesi kolay olmadı.
Ortadoğu ve İslam dünyasını içine alan İslam İşbirliği Teşkilatı, Arap Ligi, Körfez İşbirliği Teşkilatı gibi çok üyeli ve farklı amaçlar için bir çok örgüt bugüne kadar kuruldu. Ancak, bu örgütler bölgenin ve İslam dünyasının sorunlarını çözecek bir kapasite oluşturamadı. Neredeyse çoğu zaman basit bir kınama kararını bile alacak iradeyi gösteremediler. Çünkü, üye sayısı çok olan örgütler zamanla hantallaşıyor. Çıkar farklılıkları karar almayı zorlaştırıyor.
Ortadoğu'da, son yüz yılı bir tarafa bırakırsak, sadece son 20 yıllık dönemde, bölgenin neredeyse tüm devletlerini içine çeken, toplumsal kırılganlıkları ve çatışmaları derinleştiren her türlü kriz vesavaş yaşandı.
Bu savaşların, çatışmaların ve krizlerin nasıl çıkarıldığını, kimin dizayn ettiğini, sebeplerinin ve sonuçlarının ne olduğunu, bölgedeki her lider, kararalıcı ve geniş anlamda da toplumlar gördü. Bizzat bu süreçleri yaşayarak deneyimlediler.
Bu deneyimlemede, devlet adamları ve karar alıcılar ne tür adımların krizleri derinleştirdiğini hangi yaklaşımların ülkeler arasında ilişkileri normalleştirdiğini zor yoldan öğrendiler.

***

Türkiye "bölgesel sahiplenme" arayışı üzerinden özellikle 2021 sonrası normalleşme adımlarını hızlandırdı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ısrarla "etrafımızda barış, istikrar, ve refah kuşağını" tesis etmekten bahsetti. Ve "yeniden" bir normalleşme çabasının içine girdi. (İlk iktidar dönemlerinde de benzer bir yaklaşım geliştirmişti, ancak gelişmeler ülkeleri başka bir yere taşıdı, bilinen süreçler...)
Bu "yeni süreçte", Türkiye kendi güvenliğini ve dostlarının güvenliğini sağlamada önemli bir caydırıcı kapasiteye ulaşmıştı. Bunu, Libya, Karabağ ve Suriye gibi sahalarda dosta düşmana göstermişti. Dolayısıyla "sözü etkili, gücü tesirli" bir konuma gelmişti.
Türkiye, bölge ülkelerine yılların deneyimini dostane bir şekilde yeniden hatırlattı: Bölge ülkeleri kendi sorunlarını birbiri ile konuşarak çözmediği için dışarıdan gelen hegemonik aktörler, sorunları çözmek yerine kendi nüfuz mücadelelerinin bir parçası haline getiriyorlar. Bölgenin sürekli istikrasızlığından faydalanıyorlar. Ülkelerin bir biri ile ilişkilerini normalleştirmesinden değil, çatışmasından yararlanıyorlar.
Bu hatırlatmanın ardından da genel olarak şöyle bir işbirliği çerçevesi teklif etti: Bölge ülkelerinin güvenliği birbirinden ayrı değildir. Bir ülkede var olan istikrasızlık tüm bölgeyi etkilemektedir. Dolayısıyla bölgesel istikrar her bir ülke düzeyinde önemsenmelidir. Ülkeler arasında normalleşme buna katkı sağlar. Savunma ve diplomasi birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısıdır. Sorunlarımızı, başkası değil, kendimiz çözelim.
Türkiye bu bakış açısının bir tezahürü olarak, özellikle son 2 yıllık dönemde ikili ziyaretleri yoğunlaştırdı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir çok ülkeye arka arkaya ziyaretler gerçekleştirdi. İkili ziyaretlerde lider diplomasisiyle, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan başta olmak üzere, ilgili bakanlıklar, devlet kurumları hatta düşünce kuruluşları ve STK'lar Ortadoğu'da istikrar ve düzen inşasını mümkün kılmanın önemi üzerinde durdular. Bunun için çabaladılar.
Bu çabaların somut çıktısı olarak, ülkeler arasında ekonomik ilişkileri derinleştirme adımları atıldı. Her