Nankörlük bizim, Atatürk sizindir...

15-20 Ekim 1927...

Altı gün...

Günde altı saat...

Toplam 36 saat 33 dakika...

Nutuk'u okur.

★★★

Mustafa Kemal Paşa, milletine hesap verir.

Sadece bir mücadeleyi değil, bir milletin küllerinden doğuşunu anlatır.

★★★

Sözlerine şöyle başlar:

"1919 yılı Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Genel vaziyet ve manzara..."

Bu cümle, bir milletin kanla yazılan kaderinin ilk satırıdır.

★★★

Sayfalar ilerler...

Acılar, yokluklar, nankörlükler, ayrılıklar, hainlikler...

Ve tükenmeyen umut...

★★★

Son sayfada şu sözler yer alır:

"Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, milli ve çağdaş bir devletin nasıl kurulduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum."

Burada duygulanır, sesi titrer...

★★★

Ve sonra, tarihin en büyük vasiyetlerinden birini haykırır.

Sesi titreyerek:

"Ey Türk gençliği!

Birinci vazifen; Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, sonsuza kadar muhafaza ve müdafaa etmektir. Varlığının ve geleceğinin yegâne temeli budur..."

★★★

"Gençliğe Hitabe"nin son satırları:

"Ey Türk istikbalinin evlâdı!

İşte, bu durum ve koşullar içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"

★★★

Bu sözler, bir milletin damarlarına bırakılmış ateşli bir çağrıdır.

Bir bayrak gibi devredilen...

Bir vicdan gibi taşınan...

Ve her karanlıkta, yeniden yakılması gereken bir meşaledir.

★★★

Nutuk'ta, bu son sözlerin ardından...

Salonda bulunan herkesin gözleri dolar, hıçkırıklar duyulur.

Mustafa Kemal, mendilini çıkarır...

Gözyaşlarını siler...

ünkü...

En büyük eseri Cumhuriyet'i, Türk gençliğine emanet etmiştir.

★★★

27 Mart 1937...

Ankara Halkevi...

Bursalı gençlere konuşur:

"Siz genç arkadaşlar, yorulmadan beni takip edecekmişsiniz. İşte, ben özellikle bu sözden çok duygulandım...

Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları!

Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz!

Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği amaca, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir."

★★★

Konuşmanın sonunda, gençler hep bir ağızdan:

"Dağ başını duman almış,

Gümüş dere durmaz akar,

Güneş ufuktan şimdi doğar,

Yürüyelim arkadaşlar..." marşını söylerler.

★★★

Marş biter.

Duygulanır...

Geçmişe dalar ve bir hatırasını anlatır:

"Arkadaşlar, ben 1919 yılı Mayıs ayında Samsun'a çıktığım gün elimde maddî hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte, ben bu millî kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım.

Samsun'dan Anadolu'ya, kırık bir otomobille gidiyordum...

O kırık otomobil, Anadolu yollarında ilerlerken, ben daima düşünür ve yaverime şimdi sizin tercüme ettiğiniz marşı söylerdim...

O şarkıyı tekrar etmekteki amaç, Türk'ün bir gün mutlaka başarılı olacağını anlatmaktı. Bu nedenle o gün söylediğim şarkı, benim için en sevimli hatıra idi..."