On Yedinci Sözdeki Mahmud kim -2

II. Mahmud, amcası III. Selim'in gazelindeki şu beyti tahmis etmiş ve bu tahmîs çok meşhur olmuştur.

"Rûz u şeb dîdelerim derdin ile kan ağlar

Vâkıf olan benim esrârıma her ân ağlar"

(Gözlerim gece gündüz senin aşkının derdiyle kan ağlar. Benim çektiğim aşk acısına vâkıf olanlar da benim hâlime üzülüp her an ağlamaktalar)

Tahmîs, kısaca, başka bir şairin yazdığı bir beyte üç mısra daha ilâve ederek onu beş mısralı bir nazım birimine çevirmedir. Tabiî tahmîs, beğenilen o beyt ile aynı vezinde ve (en azından) aynı güzellikte olmalıdır.

Şimdi bu tahmîsi görelim:

Söylesem derd-i derûnum bana cânân ağlar

Râzımı eylese gûş, bülbül-i handân ağlar

Bâğ-ı cennette olan hûri vü gılmân ağlar

Rûz u şeb dîdelerim derdin ile kan ağlar

Vâkıf olan benim esrârıma her ân ağlar

Bu mısralar, Üstadın "... Herbirinin bütün divan-ı eş'ârının ruhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryat damlar." tespitinin müşahhas misalleri değil mi

***

6 Aralık 1980 tarihli yazısında İhsan Atasoy'a Üstadın telmihte bulunduğu kişinin II. Mahmud olduğunu düşündüren en mühim mısralar Sultan'ın şu şiiridir:

Ebrûlerinin zâhmı nihândır ciğerimde

Gül rûhlerinin handeleri çeşm-i terimde

Sevdâ-yı muhabbet esiyor şimdi serimde

Takdire ne çâre bu varmış kaderimde

Atasoy, Üstadın Farisî mısrâındaki "Ber SER-i Mahmud..." yâni "Mahmud'un BAŞı üstünde..." ifadesinin, II. Mahmud'un "Sevdâ-yı muhabbet esiyor şimdi SERimde" mısrâına mutabık olduğu kanaatiyle hüküm vermiş olmalı.

Oysa sadece II.Muhmud değil, Divan Edebiyatı şairlerinin ekserisi, "serlerindeki sevda"nın ıstıraplarını terennüm etmişlerdir.

Telmihe muhatap kişi I. Mahmud mu, II. Mahmut mu diye bir sınırlamayla bakılırsa, tercih II. Mahmud'a yönelir. Ben de aynı kanaatle klavyenin başına geçmiş, bu istikamette bir yazı yazma düşüncesindeyken Fârisî "Ber seri Mahmud hâ nağmehâ-yı hüzn-engîz AYÂZÎ" mısraındaki "Ayâzî" kelimesi "Bana bak!" dedi âdetâ.

Burada "Ayâz"a ismen gönderme yapılarak nispet eki ile Ayâzî deniyordu. Risâlelerdeki meâlî açıklamada AYAZ özel ismi gölgelenmişti.

Ben "ayazî" lafzını (Farsçam 1968'deki 1 öğretim yılı dersle sınırlı olduğundan) sıradan bir kelime sanmıştım.