Homeros'un nefesini Hollywood'un ciğerinden seyretmelisin tavsiyelerine maruz kala kala uzun zaman sonra sinemaya gittim.
Film iyi miydi, kötü müydü, birincil nazarım bu değil.
Ben bir uzak batı filmi seyrederken hikâyeden önce, küresel aklın o hikâyeyle dünyaya hangi insan tarifini sunduğuna bakarım.
Çünkü Hollywood yalnız film çekmez.
Hangi acının görüleceğini, hangi günahın özgürlük, hangi teslimiyetin erdem sayılacağını tayin eder.
Fantastik tarafı sinemanın şeker kâğıdı. Ben içine ne sarıldığına baktım.
Replikleri de tespih tanesi gibi sayarak not aldım.
Film hakkında neler yazıldığına dair geniş bir tarama yaptım.
İsmail Güleç ve Turan Kışlakçı inanç ve medeniyete, Deniz Sipahi ile Gözde Sula ortak kültüre, Ömür Gedik ve İhsan Yılmaz vicdan ile savaşın yaralarına bakmış. Gökçe Aytulu Truva'yı, Binnaz Saktanber seyir hiyerarşisini, Kadir Kaymakçı kültür savaşlarını, Yiğit Günay sınıfı, Cem Balçıkanlı ahlâkı, Enes Altınok erkek egemenliğini öne çıkarmış. Tunca Arslan överken Fazıl Say filme sıfır vermiş. Film kurgusunun tabiatına uygun en kapsamlı medeniyet okuması Turan Kışlakçı'ya ait.
Benim zihnime mıh gibi çakılan cümle ise başkaydı.
"Tanrıları insanların içinde arama. Hayal kırıklığına uğrarsın."
Ne tuhaf.
Tevhidin en berrak ikazı pagan bir hikâyede, Hollywood'un ağzından geliyor. Oysa aynı Hollywood, başka bir kahramanı öyle ışığa boğar ki seyirci onu tanrılaştırmadan salondan çıkamaz.
Tevhit, Allah'ın bir olduğunu bildiren sayısal bir tasdikten ibaret değildir. Kul ile Rabbi arasına taht kuran bütün beşerî iddialara karşı hürriyet fermanıdır.
Modern putlar taştan yapılmıyor. Kimi lacivert takke, kimi cübbe, kimi takım elbise giyiyor. Kimi şeyh, kimi lider, kimi sanatçı diye anılıyor.
İnsanı ilâhlaştırmak için önünde secde etmek de gerekmiyor.
Putun yarısını kendisine ulûhiyet vehmeden adam, öteki yarısını sorumluluktan kaçan takipçi yapıyor.
"Tanrılar neden bizim anlayabileceğimiz şekilde konuşmaz"
Çünkü insan belirsizlikten ürküyor. Gaybın yarınki sayfasını bugünden okumak istiyor.
Sahte kutsallık da bu aralıkta doğuyor.
Şeyh yolu göstermekten çıkıp yolun kendisi, rehber kıbleyi göstermekten vazgeçip kıblenin kendisi oluyor.
Geçenlerde lacivert takkeliler üzerinden işaret ettiğim maraz buydu.
Süleymancı yapı etrafındaki mesele bütün samimi insanları töhmet altında bırakmak değil, kapalı hiyerarşinin sadakati dindarlık ölçüsüne çevirmesidir.
Süleymancı yapının örgütleşmiş suç tarafını işaret edebilmek için "SÜTÖ'cü" kavramını kullanma ihtiyacı hissediyorum. Bu tabir bütün bir topluluğa yönelmiş hukukî bir hükümden ziyade FETÖ mukayesesine düşülmüş ahlâkî bir şerhtir. FETÖ devlete ve millete hançer çekmişti. Buradaki marazın ise Allah'a ve O'nun emanetini taşıyan kutlu Elçi'ye el uzattığı kanaatindeyim.
Bu yüzden daha vahim görüyorum. Zira surdaki gedik kapanır, kıbledeki çatlak kolay kapanmaz.
Bir cemaat insana omuz veriyorsa nimettir. Omzuna el koyuyorsa fırkadır.
FETÖ bu sapmanın kanlı lügatini yazdı. Bir kişinin sözü tashih kabul etmeyen hükme, rüyası emir pusulasına, ağabeyi mahrem imama, himmeti vergiye, yalanı hizmete dönüştü.

3