Şu figüran işleri...

Memleketin ufkuna kurşunî bir hava çökmüş azîzan!

Bir yanda dosyalar açılıyor, bir yanda şöhretin cilâsı altından kirli münasebetler ortaya dökülüyor.

Ekranda tebessümüne aldanılan o yüzlerin, sırf İslam ve Müslüman düşmanlığı uğruna halkı gâvur ellerin kültürüne, siyasetine, derneğine yönlendirmeye çalışan acuze şarkıcı ve gazeteci takımının kapalı kapılar ardında sakladığı hayat, gözlerimizin önünde perde perde soyunuyor.

Aydınlıkta gördüğümüzü karanlıkta bir daha tanıyamıyoruz.

Parti binalarında aynı kökten beslendiğini söyleyenler, birbirinin boğazına sarılıyor.

Fikir meydandan çekiliyor, duvar yazıları söze karışıyor.

Her zaman olduğu gibi mesele, yine memleketin istikbali olmaktan çıkıyor makamın, statünün ve saltanatın muhafazasına dönüşüyor.

Salonların kalabalığına güvenenlerin, ajanstan insan seçtiği söyleniyor.

Hakikatin bulunmadığı yerde figüran çoğalır.

Zira figüran ne senaryoyu sorar ne de gayesini. Sahnenin sahibi olmadığı hâlde, sahnede görünmeyi varlık zanneder.

Bizim asıl meselemiz birkaç figüranın taşınması değil, zihnimizin ve vicdanımızın figüranlaştırılmasıdır.

Haddizatında mürekkebimizi kirlettiklerimizin cemaziyülevvelini biliriz.

Bizdeki solun, yörüngesini kaybetmiş, ne söylediği bilinmeyen, herhangi bir meselede itirazı çok ama herhangi bir teklifi bulunmayan, kıyısına geleni yutan, ancak kaçanın kurtulabildiği seyyar bir adres olduğunu iyi biliriz.

Ne bir memleket tasavvuru ortaya koyabilmiş, ne bir medeniyet fikri inşa edebilmiş, ne de bu milletin ruh köküne temas edebilmiştir.

Kimi ikbalini, kimi hesabını, kimi saltanatını milletin davası diye pazarlamıştır.

Kimi de bizi verimsiz arastalarda, tıpkı Musa'nın kavmi gibi, çöllerde dolaştırıp durmuştur.

Bunlar üzerinde daha fazla kafa yormaya lüzum yok yani.

Ancak, zihnimizin ve vicdanımızın figüranlaşmasını fırsat bilen bu çevreler, kendilerini yıllarca ülkenin aslî sahibi saydı.

Kavramı, sanatı ve medeniyetin ölçüsünü onlar belirledi!

Bugün ise o parıltılı sahnenin ardında bir medeniyet iddiasından ziyade, birbirine rol dağıtan oyuncular bulunduğunu artık herkes görüyor.

İster yeni ister eski; isim değişiyor, parti değişiyor, slogan değişiyor. Ama rol aynı kalıyor.

Karşı mahallenin çürüğüyle avunmak Müslümana yakışmaz. Zira başkasının günahını saymak, bizi mesuliyetimizden kurtarmaz.

Birbirimize şu soruları sormak zorundayız!

Bu kadar figüranın arasında sen neredesin

Sahneyi mi seyrediyor, alkışlayanlara mı karışıyorsun

Küçük makamlar, unvanlar ve mensubiyetler uğruna ümmetin davasını, kardeşliği ve adaleti mi harcıyorsun

Müslümanın trajedisi, aslî vazifesini unutup figüranlarla aynı sahneye razı olmasıdır.

Hâlbuki Müslüman figüran değil, hakkın şahididir.

Müslüman hakikatin yükünü omuzlamak zorundadır.