Portre bahanesiyle çekilen ideolojik röntgen ve panik metni!

Cumhuriyet gazetesi yeni İçişleri Bakanı haberini bir atama gibi değil, bir rejim alarmı gibi yazdı. İsim verdi, ima bıraktı, zihin yönlendirdi. Sonra bunun üzerine gazetecilik mührü bastı.

Ama metnin ruhunda ne kamu güvenliği vardı ne asayiş ne sınır yönetimi ne göç ne afet koordinasyonu.

Metin bu başlıkların hiçbirine uğramadı.

Sembol savaşlarına uğradı. Çünkü orada tık var. Orada ideolojik taraftar devşirme var. Orada okuyucuya öfke paketi satmak kolay.

Cumhuriyet'in metni bir kişiyi değil, bir zihniyeti anlatıyor. Portre çizme bahanesiyle kendi ideolojik röntgenini yayımlayan bir kalem düzeni.

Kendini cesur diye sunan bir yaklaşım, tek parti döneminin tartışmalı dosyalarına gelince perde indiriyor.

Sahnede asrîlik nutku var, kulis kapısında 1930 model korku yönetimi.

İskilipli Atıf Hoca sıradan bir polemik etiketi değildir. Bu isim, erken Cumhuriyet dönemindeki sert dönüşümün en acı dosyalarından birini taşıyor.

Medrese geleneğinden gelen bir âlim. Toplumun dini duyarlılığıyla konuşan bir isim.

Hakkında en çok öne çıkarılan mesele, "Frenk Mukallitliği ve Şapka" risalesi.

Bu risale 1924'te basılmıştı. Yani Şapka Kanunu çıkmadan önce. Sonrasında 1925'te Takrir-i Sükûn iklimi geldi. İstiklal Mahkemeleri geniş yetkilerle devreye sokuldu.

Bu ayrıntılar konuşulunca bazı kalemlerin yüzü düşüyor. Çünkü tarih tek hat üzerinden anlatılamayınca kurdukları düzen bozuluyor.

Mesele yalnız bir kıyafet tartışması değildi. "Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş. Sen anlamadın mı" diyen karakter aşınması yaşamış vatan haini tiyatrocunun sözü misali.

Mesele devletin yeni ideolojik kalıbına uymayan dinî ve toplumsal damarları disipline etme iradesiydi.

Atıf Hoca'nın idamı (Allah ona rahmet etsin) bu sertleşmenin en travmatik sembollerinden biri olarak silinmemek üzere hafızamıza kazındı.

İskilipli Atıf Hoca adını anmak tarihsel adalet talebini görünür kılar.

Bir toplum geçmişindeki acıyı konuşur, kendi hafızasıyla yüzleşir, kendi hikayesini yeniden yazar.

Bundan rahatsızlık duyanların sorunu tarih tekelini kaybetme korkusudur.

Milli direniş sürecinde biriken enerji, sonraki yıllarda başka bir ideolojik kalıba akıtıldı. Halkın dini kimliği üzerinden kurulan seferberlik dili, bir süre sonra kamusal alanda dini görünürlüğü daraltan devlet diliyle yer değiştirdi.

Erzurum Kongresinin taşıyıcı dili, dinî-toplumsal alanı baskılayan devlet aklına zemin üretmede kullanıldı.

Bu bir tarih okumasıdır, dogma değil.

Ama bu okumayı tartışmak yerine kriminalize etmek, entelektüel cesaret değil, resmi ezber bekçiliğidir.

Erzurum Kongresi binası üzerinden koparılan fırtınanın temelinde bu gerilim yatar. Taş binayla kavga eden yok. Asıl kavga, o taşa yüklenen resmi anlamla ilgili.