Okullar 14 Eylül'de açılacak.
Çocuklar tatilin son kırıntılarını tüketiyor fakat özel okullarda ise telâş şimdiden başlamış durumda!
Seminerler, sunumlar, dijital materyaller, akıllı tahtalar...
Her şey konuşuluyor.
Bir şey hariç.
Muallim nasıl olunur
Türkiye uzun zamandır öğretmen (!) yetiştiriyor fakat muallim yetiştirmiyor.
Şu "öğretmen" kelimesinden pek hoşlanmıyorum.
İnsan bazen bir medeniyetin nereden eksilmeye başladığını inkılâplarda, darbelerde, savaşlarda arıyor da lügatindeki küçücük bir kelime değişikliğinin arkasından koskoca bir zihniyetin çekilip gittiğini fark etmiyor.
"Öğretmen" eski ve kadim bir Türkçe meslek adı değildir. Kelime 1930'ların dil tasfiyesi sırasında üretilmiş ve yaygınlaştırılmış.
Asırlardır elimizde duran bir medeniyet kelimesini kapının önüne bırakmış, yerine kelime imal ederken batının takım çantasından anahtar istemişiz.
Şu "-men" ekini biraz karıştıralım.
Şişman ne demektir Şişme işini meslek edinmiş adam mı
Kocaman ne demektir Kocama vazifesini deruhte etmiş kimse mi
"İşi yapan adam" manasını taşıyan böyle bir ek Türkçede yok.
Bu benim iddiam değil.
Faruk Kadri Timurtaş'ın tespitidir. Türkçenin tarihî grameri denince ilk akla gelen isimlerden olan Timurtaş, "yapan, eden, olan kimse" manasını veren bu yapının Almanca ve İngilizceye mahsus olduğunu söyler.
Peki, Türk kulağı bu kalıba nasıl alıştı
Çünkü kalıp cumhuriyeti kuran kadro tarafında çoktan getirilmişti.
Mesela tramvay geldi, beraberinde ise vatman geldi. Yabancılık çekilmedi.
Vatman tramvayı süren adamdı. Kolu çekerdi. Sefer bittiğinde vazifesi de biterdi.
İşte bizim okullarımıza verdiğimiz insanın adı da o kalıptan döküldü.
Zil çalar, kolu çeker, sefer biter.
Ha bu arada "-men", bugünkü İngilizcede kullanılan "erkek" kelimesinin yapıştırılmış hâli değil. Feministler müsterih olsunlar.
Buradan patriyarka çıkmıyor.
Ama elli senedir kadın erkek eşitliğinden söz eden, mesleklerin isimlerindeki eril kalıntıları avlamak için sabahlara kadar nöbet tutan bir tayfa var.
Onlara sormak istiyorum ve cevap alamayacağımı bilerek soruyorum.
Bu topraklarda muallim vardı, muallime vardı. Erkek yetiştiren okulun adı Dârülmuallimîn, kızlarınki Dârülmuallimât idi.
Yani kadın, lisanın içinde ayrı bir kapıya, ayrı bir isme, ayrı bir vakara sahipti. Onu bir erkeğin gölgesinde tarif etmiyorlardı, kendi ismiyle çağırıyorlardı
Fakat benim asıl derdim kelimenin nüfus kâğıdıyla değil, taşıdığı insan tipiyle.
Çocuğun karşısındaki insan matematik anlatırken yalnız matematik anlatmaz. Ses tonuyla insan, adalet duygusuyla hukuk, zayıf öğrenciye davranışıyla merhamet anlatır.
Kızdığı vakit öfkenin nasıl taşınacağını gösterir.
Bir memleket meselesindeki tek cümlesiyle çocuğun zihnine ülke tasavvuru bırakır.
Muallimlik tam da budur.
Biz bu devasa mesuliyeti "branş yeterliliği ve formasyon" büyüklüğünde bir dosyaya koyduk.
Diploma tamam. Formasyon tamam. Sertifika tamam.
Peki insan
Bazı sınıflarda öğretmen ders anlatmıyor artık. İçerik oynatıyor, slayt ilerletiyor, video açıyor,
Bir gün interneti kesin. Akıllı tahtayı kapatın.
Sonra öğretmene dönün.
"Buyurun, karşınızda yirmi çocuk var. İki saat onları zihnen ayakta tutun."
Öğretmenle muallimin arasındaki mesafe o iki saatte ortaya çıkar.
Akıllı tahta bozulduğu vakit ders de bitiyorsa, o sınıfta tahta akıllıdır fakat maarif yetimdir.
Elinden aleti aldığınızda geriye hiçbir şey kalmıyorsa o kişi bir ara birimdir.
Vatmandır. Kolu çeker, sefer biter.
Elbette bu hengâmenin içinde, mesleğini hâlâ bir ekmek kapısından ziyade emanet ve şahsiyet meselesi bilen muallimlerimiz de var.
Şimdi biraz daha can sıkalım.
Bir zamanlar özel okula gitmek, kabiliyeti keşfedilmiş çocuğun daha iyi yetişmesi demekti. Bugün bazı özel okullar eğitimin merkezi değil, başarısızlığın parayla satın alınmış barınağıdır.

4