Lacivert takkeliler...

Daha önce de söylemiştim, bir süredir aldanma üzerine bir kitap çalışmasıyla haşır neşirim. "Aldanmanın Kitabı" adını verdiğim dosya neredeyse vücut buldu ama hayat, malzeme vermekte hâlâ pek cömert. Bakalım daha kaç aldanış kapımızı çalacak.

İnsan yalnız hakikate inanmaz. Kimi zaman gönlünü avutana, kendisini rahatlatan şeye de inanır.

Çünkü hakikat insandan mesuliyet/sorumluluk ister, aldanmak ise yükünü bir başkasının omzuna bırakmanın en zarif bahanesidir.

İnsanlığın müşterek macerasında benzer hikâyeler epeyce vardır.

Birileri düşünür, ötekiler inanır.

Birileri hüküm verir, diğerleri itaati fazilet zanneder.

Sonra o itaat yılların içinde katılaşır, teamül olur, gelenek olur, nihayet neredeyse mukaddes bir şekle bürünür!

2007'de Hollanda Kültür Bakanlığının davetiyle gittiğim Hollanda'da dört gün, bir fırkanın zihniyetini görmeme yetmişti.

Orada, Türkiye'de umumiyetle "Süleymancılar" adıyla anılan fırkanın bazı mensuplarıyla temasım oldu.

Hollanda yazlarında gecenin tam kararmadığı dönemlerde yatsı vaktine dair geliştirilmiş bir yorum sebebiyle günlük namaz tertibinin fiilen dört vakit üzerinden yürütüldüğüne dair bir içtihatla karşılaştım.

Bunun fıkhî tarafını ehline bırakırım. Fakat sosyolojik tarafı hâlâ düşündürür beni.

Çünkü mesele yalnız bir namaz vakti değil, hududu kimin tayin ettiğidir.

İnsan mı kendisini hükme uyduracaktır, yoksa hüküm mü insanın kurduğu teşkilâtın şartlarına göre yeniden biçilecektir

Zira insanlık tarihinde büyük değişmelerin çoğu kılıç şakırtısıyla başlamaz.

Kelimelerin manası değişir, ölçüler yerinden oynar, dünün istisnası bugünün kaidesine dönüşür ve insan çoğu zaman değiştiğini ancak değişim tamamlandıktan sonra fark eder.

Düşünmenin zahmetinden sıyrılırken, insan olmanın en büyük imtiyazından da habersizce vazgeçmiştir.

Aldanmanın en tatlı tarafıdır bu.

Önce rahatlatır, sonra uyuşturur, en sonunda insan zincirini kendi eliyle parlatmaya, hatta onu hürriyet diye müdafaa etmeye başlar.

Sonunda zincir yalnız taşınmaz, hakikat diye kutsanır ve başkalarına da takılmak istenir.

Kapalı toplulukların kuvveti burada başlar.

İnsanı bir anda teslim almazlar.

Önce küçük bir kabule, sonra ikinciye, sonra üçüncüye razı ederler. İnsan dün itiraz ettiği şeyi bugün müdafaa ederken bulur kendisini.

Üstelik bu yapılar mensubuna yalnız fikir vermez.

Çevre, itibar, ticaret, dostluk, bazen evlilik ve iş imkânı da verir. Böylece fikir ile menfaat birbirine karışır. Tıpkı FETÖ yapılanmasındaki gibi.

Yapı büyüdükçe kaynak ihtiyacı büyür, kaynak büyüdükçe hiyerarşi sertleşir, hiyerarşi sertleştikçe itaat kıymetlenir, soru sormak ise kabahat hâline gelir.

Sonra bir gün bakarsınız, başlangıçta Allah'a yaklaşmak için kurulmuş halka, kendi devamını Allah'a yakınlığın şartı gibi takdim etmeye başlamış.

Sonraki senelerde, kendilerine maddî desteği kesen bazı iş insanlarına yaptırımlar tatbik edildiğine dair birtakım kayıtlar göstermişlerdi.