Geçen gün birkaç kişiyle oturmuş, memleketin bitmeyen meselelerini konuşuyorduk. Söz, her zamanki gibi kitapların az okunmasına, insanların artık sayfalarla eskisi kadar uzun süre baş başa kalamamasına geldi.
Ben biraz serzenişte bulununca masadakilerden biri hemen itiraz etti.
"Kitaplar çok pahalı."
Cümle tanıdıktı.
Hatta o kadar tanıdıktı ki, neredeyse üzerinde düşünülmeden söylenen müşterek bir mazerete dönüşmüştü.
Tam o sırada yemek masasındaydık.
Arkadaş üç lahmacun söylemişti. Sipariş geldi.
Önce limonunu sıktı, ardından baharatını serpti, yeşilliğini bol tuttu.
Lahmacunu dikkatlice kıvırdı ve büyük bir iştahla ilk lokmasını aldı.
"Buranın lahmacunu gerçekten çok güzel. Biraz pahalı ama hak ediyor."
Bu cümleyi söylerken ikinci lahmacunu çoktan hazırlamıştı bile.
Üçüncünün akıbetini tahmin etmek zor değil.
Merak edip sordum.
"Bir lahmacun ne kadar"
"Üç yüz elli lira."
Üç lahmacunun hesabını yapıp meseleyi matematik problemine çevirecek değilim.
Sadece bir lahmacunun fiyatına bugün iki kitap alınabildiğini söyledim.
Arkadaşın bana attığı bakışta, kitap fiyatlarından daha ağır birkaç kelime sessizce dolaşıyordu.
O an meselenin yalnız para olmadığını düşündüm.
Çünkü insan gerçekten istediği şeyin bedeline karşı şaşırtıcı derecede hoşgörülü.
Kahve pahalıysa mekânın havasına veriyoruz.
Yemek pahalıysa malzemenin kalitesini öne sürüyoruz.
Telefon pahalıysa taksite bölüyoruz.
Ayakkabı pahalıysa uzun süre giyileceğini söylüyoruz.
Bir akşam yemeğine verilen para, çoğu zaman hayatın tabii giderlerinden biri sayılıyor.
Kitaba gelince iktisatçı kesiliyoruz.
Enflasyon hatırlanıyor.
Kâğıt fiyatları hatırlanıyor.
Geçim sıkıntısı hatırlanıyor.
Elbette bunların her biri gerçek. Dar gelirli bir insan için kitap almak bugün sahiden zor olabilir.
Fakat her ekonomik gerekçenin arkasına saklanarak kültürel tercihlerimizi temize çekemeyiz.
Çünkü bir toplumun harcama biçimi, aslında onun değerler haritasıdır.
Para yalnız alışveriş yapmaz.
Önceliklerimizi de açığa çıkarır.
Neye tereddütsüz para verdiğimiz, neyin karşısında ise birden hesap makinesine sarıldığımız çok şey anlatır.
İşin garibi, mesele yalnız kitapla da sınırlı değil.
Zihni besleyen, insanı yavaşlatan, düşünmeye mecbur eden hemen her şey aynı kaderi paylaşıyor.
Bir sergiye gitmeye vakit bulamıyoruz, bir konferansa katılmayı erteliyoruz, uzun bir yazıyı görünce kaydırıp geçiyoruz.
Buna karşılık saatlerce ekrana bakabiliyor, bir akşamı alışveriş merkezinde tüketebiliyor, hiç ihtiyaç duymadığımız şeyleri sepetimize doldurabiliyoruz.

3