İlahîye "Piyasa" demek kolay, peki bu telaşın sebebi ne

Bazı metinler var, kapıyı edeple açıyor, içeride vitrini deviriyor.

"Maneviyat dili, gösterişten uzaklık, sözün haysiyeti, geleneğin ölçüsü" diye konuşuyor, kulağa da doğru geliyor. Sonra bir anda, o doğru cümleleri kalabalığın boğazına dayanan bir hükme çeviriyor.

Celal Karatüre ve arkadaşlarının dünya listelerini sarsan ilahi paylaşımı konu ve dahi konuk olmadığı makam kalmadı. Çok kişi yazdı, köşesinde ağırladı. Sarsılanlar da oldu!

Soner Yalçın'ın yazısının başı, şaşırtıcı biçimde yerli yerinde ancak yazı, doğru bir kapıdan girip yanlış bir hükümle çıkıyor.

Bir yandan "edep" diyor, öte yandan edebi kalabalığın boğazına basıyor. Bir yandan "bağlam" diyor, öte yandan bağlamı kendi beğenisinin salon protokolüne indiriyor.

Normal günlerde dini konuşurken dudak bükerler. Dindarı konuşurken aşağılama sözcüğü bulmakta zorlanmazlar. Müslümanı ya karikatürün içine hapsederler ya kriminal bir haberin içine.

Sonra bir gün kalabalığın diline Allah lafzı dolanınca, birden "geleneğin inceliği" diye sahneye çıkarlar. Ortaya çıkan bu "estetik hassasiyet" merhametten doğan bir hassasiyet olamaz. Kontrolden doğan bir huzursuzluk kokar.

Rahatsız oldukları şey "yanlış makam" ya da "usulsüz icra" tartışması olarak sunuluyor. Asıl rahatsızlık, dinî sözün tekrar dolaşıma girmesi.

Yıllardır dindarı, dindarın hatası üzerinden karikatürize ettiler. Cemaat başlığıyla sunulan çarpıklıkları dinin kendisiymiş gibi paketlediler. Dijital mecrada bunu defalarca yaptılar.

Aynı dijital mecra bu sefer onların işine gelmeyen tonda bir şey üretti!

Soner Yalçın "piyasayla imtihan" diyor! Bir ses milyonlara ulaştığında bunun adı otomatik "piyasa" sayılmaz. Bunun adı "hatırlama" olur, "tortu kaldırma" olur, "kolektif bilinçte unutulan bir kelimeyi yeniden dolaşıma sokma" olur.

Bugün toplumun İslam'la bağı zayıfladıysa bunun sebeplerinden biri dini temsil ettiğini söyleyip kirleten yapılardır. Bir diğer sebep, dindarı aşağılayarak var olan seküler gösteri dünyasıdır.

Bu iki taraf farklı gerekçelerle aynı sonucu üretti, insanları dinden soğuttu; soğuma fikrî kalmadı, estetik ve kültürel bir kopuşa dönüştü ve din insanın kulağından, gözünden, gündelik ritminden çekildi.

Osmanlı bu gerçeği erken kavramıştı. Halk kozmopolitti, okuryazarlık sınırlıydı, dinî hassasiyet aynı güçte durmuyordu. Kandil gecelerini bir hatırlama ritmine çevirdi. Camide tesbihatla bir düzen kurdu. Mevlidi, kalabalığın dili haline getirdi.

Bu uygulamalar fıkıh tartışmasına konu olabilir. Bidat olup olmadığı konuşulabilir. Yine de ortak bir hafıza ürettiler, toplumun Allah'la bağını diri tutan pratikler kurdular.

Niyet, elde delil olmadan zanla mühürlenmez.

Bir şeyin yayılması kirlenme anlamına gelmez.

Yayılması çoğu zaman ihtiyaç olduğunu gösterir, insanların bunu sahiplenmesi içindeki boşluğun işaretidir.

Fârâbî, Kitâbu'l-Mûsîkâ'l-kebîr'de müziği "piyasa" diye değil, "kemal" diye tarif eder. "Bağlam"ı mekâna değil insandaki tesire bağlar, "Melodiyi duyduğumuz şeyle mi kavrarız, yoksa hayal ve akılla mı kurarız" der ve uzun uzun anlatır.