Yazar, Türk toplumunda dini konularda iki ekstrem tavır arasında çatışma olduğunu belirtir: hoyratlığa düşen dini gruplar ve dini sulandıran seküler çevreler. İddiasını, her iki tarafın da hakikati çarpıttığını ve kendi doğrularını gizlediğini göstererek destekler; asıl çözüm ise doğruyu vakar ile söylemek ve yanlışı cesaretle tashih etmektir. Peki, bu iki uçtan biri otomatik olarak haklı mı yoksa sorun ikisinin de yöntemlerinde mi?
Memlekette iki türlü cambaz var.
Birinci takım, din adına konuşurken sık sık ölçüyü kaçırıyor. Kimi cüreti ilim yerine koyuyor, kimi hoyratlığı tebliğ zannediyor, kimi de kendi dar meşrebini dinin kuşatıcı ufkuymuş gibi sunuyor.
Evet, bazen yalnızca dil sürçmüyor, zihin de sürçüyor ve dahi bazı beyanlar genç zihinlerde ciddi soru işaretleri uyandırıyor.
Fakat tam bu noktada ikinci takım sahneye atılıyor ve asıl temaşa başlıyor.
Bunlar, bir yanlış sözü büyütüp bir medeniyetin tamamına yapıştırmayı maharet sanan çevrelerdir.
Bir fetvadan karikatür üretirler, bir cümleden ucube çıkarırlar, bir kişinin gafını milyonların imanına zimmetlerler. Ardından utanmadan dönüp bize terbiye dersi verirler.
Sanki kendi mahalleleri hikmet ocağıdır. Sanki kendi çevrelerinde sefahat, istihza, teşhir, tahrip, tahkir, tahfif, provokasyon ve manipülasyon hiç yaşanmamaktadır.
Oysa bunlar televizyon ekranlarını işgal eden meczuplar, sponsorlu hezeyanlar, dışarıdan beslenen nümayiş erbabı ve her gün yeni bir maskaralıkla ortalıkta dolaşan tiplerdir.
Biri çıkar, organize terör çetesi İsrail'e söz söyleyenin tepesine bineceğini ilan eder. Biri çıkar, ajan kılığında hezeyan kusar.
Biri çıkar, kendine ulvî payeler biçip gözümüzün içine baka baka panayır kurar. Biri çıkar, ibadeti budar, abdesti küçümser, namazı hafife alır.
Kimin sözünün "skandal" sayılacağına, kimin rezaletinin "marjinal vaka" diye geçiştirileceğine bu meşrep karar verir.
Aynı ağız, bir dindarın hatasını büyüteç altına alırken kendi mahallesindeki cerahati pudrayla kapatır.
28 Şubat günlerinde namaz kılan gençlerden "irtica manzarası" üreten medya ne idiyse, bugün birkaç hoyrat cümleyi bahane edip bütün dini boğmaya çalışan aparat da odur.
O gün örtüye saldırıyorlardı, bugün aileyi hedef alıyorlar. O gün secdeyi kriminalize ediyorlardı, bugün kavram mühendisliğiyle hayatı yeniden biçimlendirmeye kalkıyorlar.
Özgür Özel'in o pek şık, pek progresif, pek Paris kokulu çıkışı da burada devreye giriyor. Aileyi metinden çıkar, cinsiyet eşitliğini tabelaya yaz, toplumsal hakikatin düzeleceğini san.
Çatı akıyor, bunlar tabela değiştiriyor. Ocak sönüyor, bunlar terminoloji cilalıyor. Aile müessesesi kuşatma altında. Gençlik ekranın, arzunun, kimlik pazarının, reklam estetiğinin ve algoritmik ayartının içinde savruluyor.
Buna rağmen bu zevat nomenklatura, bakanlığın adını değiştirince realitenin de değişeceğini sanıyor.
Fransızca bir sos dök, Anglo-Sakson bir kavram serpiştir, iki parça akademik jargon ekle, ortaya sözde dönüşüm çıkıyor.
Ben burada dönüp bizim mahalleye de bakıyorum. Zira cerahatin bir kısmı dışarıdan, bir kısmı içeriden akıyor. Bizde de

5