Muvazzaf Davos lejyoneri bir kalemin ucundan dökülen tek bir cümle, koca memlekete orta batılı bir diktatörün adını heceletti. Franco.
Bu hafta bütün kalemler o kuyuya akacak. Ben "Özkök" korosuna katılmayacağım.
Onun ne menem birisi olduğunu tafsilatıyla öğrenmek isteyen, kıymetli dost ağabey Nuh Albayrak'ın "Yıllardır "darbe" reklamı yapan bu "darbeci" neden yargılanmadı" başlıklı isabetli yazısını okuyarak müstefit olabilir.
Neden Franco Neden Weimar, neden McCarthy, neden hep bir başka milletin tarihinden ödünç alınmış bir isim
O halde ben Hitler ile Mussolini derim.
Çünkü asıl hikâye Franco'nun kendisinde değil, onu iktidara taşıyan ellerde saklıdır.
Şu ülkenin aydın zehabına tutulan bir Kemalist çizgisi var, kendi halini anlatmaya kalktığı her seferinde elini önce batının raflarına uzatır.
Mukayese aslında bir görme biçimi değil, bir görmeme biçimidir. Analoji hazır bir kalıptır, sosyoloji ise emek ister.
Ödünç ayna hem tembelliği örter hem de bakan kişiyi rahatlatır.
Oysa benzetme bir aynadır ve ayna, kimi zaman onu tutanın yüzüne döner de sahibini ele verir.
Gelin, o aynayı bir kere de tersinden tutalım.
Franco iç savaşı tek başına kazanmadı. Onu zafere Hitler'in uçakları, Mussolini'nin taburları taşıdı.
Ödünç aynayı sopa gibi savuran lejyoner taraftarlarının ağzına hiç almadığı bir taraf daha var.
İngiliz siyaseti...
Meşru İspanyol hükûmetinin silah satın alma hakkını fiilen elinden alan, terazinin kefesini sessizce isyancıdan yana bastıran o soğuk politika.
Bu benim uydurmam değil.
İç savaşın dünyaca tanınan otoritesi tarihçi Paul Preston, "Perfidious Albion" adlı kitabında açıkça yazıyor.
Londra'nın tutumu sadece bir kenarda durma değildi, adı konmamış bir taraf tutmaydı. Bir nehirde iki balığın kavga ettiğini görürseniz, bilin ki oradan dün bir İngiliz geçmiştir misali.
Yani Franco, orta batı düzeninin atölyelerinde dövülmüş bir imaldi.
Ben size gizli bir el, karanlık bir localar zinciri anlatmayacağım. Çünkü hakikat, komplodan daha ağırdır.
İngiliz dış politikasını bir avuç seçkin, açık açık kurdukları kurumlarda imal ediyordu.
Rhodes'un mirasından Milner'ın çevresine, oradan Round Table hareketine ve nihayet Chatham House'a uzanan bir seçkinler ağı.
Franco'yu iktidara taşıyan "karışmama" siyaseti de işte bu zümrenin soğukkanlı çıkar hesabıydı.
Şimdi resmin tamamına bakalım.
Aynı yılların orta batısında, aynı düzenin gölgesinde bir hayranlık daha filizleniyordu.
Harvard tarihçisi Stefan Ihrig açık açık belgeledi.
"Naziler Atatürk'ün gölgesinde büyüdüler, hayranlıkları kurumsallaştı. Üçüncü Reich kendine bir "Türk Führer" kültü kurdu. 1938'de Hitler'in ağzından çıkan söz tarihe çakılıp kaldı. Atatürk bir öğretmendi. İlk öğrencisi Mussolini, ikincisi de kendisiydi."
Bugün Franco'yu ağzına dolamaktan haz duyan zihniyet, iki koldan da kıstırılmış durumda.

12