Gazi Koşusu bahanesiyle at izini it izine karıştırmayın!

Bazı hâdiseler vardır ki gözle bakınca eğlence, hafızayla bakınca işgal artığı bir semboller alayı görünür.

Veliefendi'deki Gazi Koşusu da kanaatimce böyleydi.

Şapkalı sanatçılar, çimende salınan devşirme bir zarafet ve Gazi adıyla cilâlanmış bir koşu...

İlk bakışta, "Alt tarafı bir yarış" denebilir.

Lâkin bu memlekette "alt tarafı" diye geçiştirilen nice şeyin, üst tarafımızı biçime soktuğunu unuttuk mu

Alt tarafı bir park dediler, içinden Gezi taştı.

Alt tarafı bir şapka dediler, başın üstünden kimlik biçtiler.

Alt tarafı bir yarış dediler karşımıza İngiliz aklı, Sabetayist sermaye, Siyonizm şapkası, Cumhuriyetçi mitoloji, bahis düzeni ve sanatçı tayfasının cilalı kalabalığı çıktı.

İngilizlerin İstanbul'u çiğnediği günlerde başlarındaki o kibirli serpuşun gölgesi, Cumhuriyet'in erken sabahında milletin başına kanun gibi indirildi.

Bir milletin başına ne giydirirseniz, zihnini de o yöne eğdirirsiniz.

Şimdi.

Sanatçı tayfası orada. Burjuva sınıfı orada.

Veliyüddin Efendi'nin vakıf toprağı orada.

İngiliz aklının tarihî gölgesi orada. Siyonizm'in şapkası orada.

Ve bütün bunlar yan yana geldiğinde insanın burnuna ister istemez bir kalkışma sembollerinin buluşması kokusu geliyor.

Birileri "abartıyorsunuz" diyecektir.

Zaten bu ülkede her uyarıya önce abartı denir. Yangın çıkmadan dumanı gösterene paranoyak derler, yangın çıkınca da "kim yaktı" diye ağlaşırlar.

"Gazi" ile "Gezi" arasındaki mesafe bazen bir harfin incelmesi kadardır. Ancak o ince çizgiden koca bir zihniyet geçer. Harfin incelmesi aklın inceldiğine delil olmaz.

Gezi'de de aynı sanatçı kalabalığı vardı.

Aynı burjuva heyecanı vardı.

Aynı "biz bu ülkenin gerçek sahipleriyiz" kibri vardı.

Aynı Atatürk vurgusu vardı.

Aynı Cumhuriyetçi mitoloji vardı.

Aynı uluslararası sempati arayışı vardı.

Aynı medya vitrini vardı.

Mesele yarışın arkasına saklanan sembol düzenidir.

Mesele Gazi adının Gezi tedaisine yaklaştırılarak aynı sözde kültürel kadronun elinde yeni bir vitrine dönüştürülmesidir.

Hem bu yarışların hikâyesi masum da değildir.

Osmanlı devleti hâlâ vardır. Memleket yanmakta, millet yoksullukla boğuşmakta, cephelerin barutu hâlâ havada durmaktadır.

Fakat yeni Ankara'nın ilk işlerinden biri tren istasyonu civarında at yarışları düzenlemek olur.

Cumhuriyetçi tarih anlatısı bunu övünçle yazar: "Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı'nın en zorlu günlerinde bile at yarışlarının düzenlenmesine öncülük etmiştir."

Bu bir zihniyetin vesikasıdır.

Ve nihâyet Veliefendi.

İnsanın yüreğini asıl burası sızlatır.

Bu meydan, Şeyhülislâm Veliyüddin Efendi'nin hâtırasını taşır.

Âlim, hattat, kütüphane kurucusu, lâle terbiyecisi, çeşmeler yaptıran bir vakıf insanı.

Bir medeniyet, eşyaya hangi manayı yüklediğiyle ölçülür.

Bunlara tarihî tesadüf denmez, sembollerin üst üste yığılması denir.

Zira unutmak da bir işgaldir...

Ayşe Barım'ın tutuksuz olması da ister istemez akla düşüyor. Gezi sürecinde sanatçıların nasıl organize edildiği, sözde sanat dünyasının hangi reflekslerle sokağa taşındığı,