Tarihin garip cilveleri vardır. Bazen bir millet yahut medeniyet, yüz yıl boyunca yürür, nice badirelerden geçer ve nihayet başladığı yere döner.
Lâkin aynı yere dönmek, aynı noktada bulunmak değildir. Tarih yalnız çember çizmez, bazen başladığı yere, elinde bir asrın tecrübesiyle döner.
1926'da İslâm dünyasının dikkatleri Mekke'ye çevrilmişti.
Hilâfetin ilgasının üzerinden henüz iki yıl geçmiş, Osmanlı tarihe karışmış, Müslüman coğrafyanın siyasî merkezlerinden biri olan nizam ortadan kalkmıştı.
İngiliz ve Fransız sömürgesi İslâm beldelerine çökmüş, hudutlar cetvellerle çizilmişti.
İslâm âlemi, "Merkez neresi olacaktı" sorusuyla karşı karşıyaydı.
Mekke Kongresi, merkezi dağılan bir dünyanın yeniden istikamet arayışıydı.
İngiliz mandası, 1929 Burak hadiseleri ve Siyonist işgaller, 1931 Kudüs İslâm Kongresi'ni doğurdu.
Kudüs, mukaddes bir beldenin mukadderatını müşterek vicdanın gündemine taşıdı.
1937 Sadabat Paktı ile Türkiye, İran, Irak ve Afganistan, hudutlara hürmet, iç işlerine müdahaleden kaçınma ve bölgesel sulh için buluştu!
1950 Arap Ortak Savunma Antlaşması, "birine saldırı hepsine saldırıdır" hükmünü askerî çerçeveye taşıdı.
1955 Bağdat Paktı ise Türkiye, Irak, İran, Pakistan ve İngiltere'yi Soğuk Savaş güvenlik mimarisinde buluşturdu.
1969'da Mescid-i Aksâ'nın kundaklanması İslâm Konferansı Teşkilâtını doğurdu.
İran Devrimi ve İran-Irak Savaşı'nın ardından 1982'de Körfez'in müşterek kuvveti Dir'u'l-Cezîre kuruldu.
2015'te Riyad merkezli İslâm Askerî Terörle Mücadele Koalisyonu teşekkül etti.
Mekke'de sorulan "merkez nerede" sorusu, Kudüs'te başka bir soruya dönüşüyordu,
Müşterek bir tehlike karşısında müşterek bir irade kurulabilir mi
İnsanlık tarihinin en eski devirlerinden beri müşterek tehdit, müşterek kuvveti zaruret hâline getirdi. İlk şehirlerden devletlere kadar suyun idaresi, üretimin korunması ve dış saldırılar dağınık toplulukları teşkilatlanmaya mecbur bıraktı.
Yakın tarihimizin halk diline inmiş, "Almanya yenildiğinde biz de yenilmiş sayıldık" cümlesi de başka bir devletin galibiyetine ümit, mağlubiyetine kader bağlayan siyasî ruh hâlini anlatır.
Aradan bir asır geçti. Şimdi mesele, kimin yanında galip geleceğimiz değildir.
Asıl mesele, kendi emniyetimizi kendi irademiz ve müşterek kudretimizle teminat altına alıp alamayacağımızdır.
1926'nın Mekke'sinde siyasî istikamet, 1931'in Kudüs'ünde dayanışma aranıyordu.
Bugün ise "müşterek kudret" safhasına ulaşılmaya çalışılıyor.
Filistin ve Gazze, aynı soruyu yeniden sorduruyor.
Kendi coğrafyamızın emniyetini başkasının filosu, üssü ve hava savunması mı sağlayacak, yoksa kendi teknolojimiz, savunma sanayimiz ve irademiz mi

4