Dostoyevski'nin Galata'da ne işi var

Nurettin Topçu'nun 1934 yılında Fransa'da yazdığı "İsyan Ahlakı" isimli doktora tezini okuyorum.

Topçu, "ahlak" meselesinin merkezine sorumluluk bilincini koyuyor. "İnsan, isyan hareketi içinde Allah'la birliktedir. Bizde isyan eden Allah'ın hareketidir." dedikten hemen sonra "İsyan Ahlakı" mefhumunu canımızı acıta acıta açıklıyor.

"İçlerinde Allah'ın iradesini, hareketini bulan bütün peygamberler, veliler ve ahlak kahramanları kendi tabiatlarına ve hazlarına esir olmadan, dışarıdaki tabiata, topluma, yabancı hiçbir güce esir olmadan, benliklerine esir olmadan, vicdanlarına yük olan hiçbir otoriteye esir olmadan, sırf sorumluluk iradeleri ve onun eseri olan hürriyetleriyle hareket edenlerdir."

Galata Köprüsü'nde, organize terör çetesi İsrail'in Gazze'deki soykırımına dur demek için İnsanlık İttifakı adı altında milletçe bir yürüyüş yapıldı. Bir vicdan hattı çizildi.

Yürüyüşte Bilal Erdoğan'ın konuşmasından bir cümleyi yere düşmesin, kaybolmasın diye hemen cebime koydum. "Dostoyevski'nin bile yasaklandığı bir dünya" vurgusu ve ardından gelen ifade, "21. yüzyılın Hitler'i Netanyahu ile sarmaş dolaş bir dünya."

Bir sloganın ötesinde, çağın şiddet ahlakını aynı fotoğrafın içine itiyor bu cümle.

Gazze'ye dua için eller semaya kalktığında, bir amcanın gözlerinden damlayan samimiyet yaşlarını gördüm. Allah'ın kimin hatırına ümmetin haccını kabul ettiği bilinmez şuuruyla Vakfe'ye durulan Arafat düştü zihnime. Kim bilir belki de gözü yaşlı bu amcanın hatırına Galata'da toplanan yüz binlerin niyeti halis, duası müstecap, hareketi isyan ahlakı sayıldı Gazze için.

Yazı için cebimden cümleyi çıkardım ve okuma telaşına düştüm. Dostoyevski, Hitler, Netanyahu, 1923-1946 Türkiye'si...

Birbirinden uzak gibi duran bu isimleri aynı masaya oturtan şeyin, refleks benzerliği/kardeşliği olduğunu okudum. İnsanı önce meseleye çeviren, sonra engeli tarif eden, en sonda bertaraf eden o soğuk mekanizma refleksi.

Dostoyevski, 1849'da yasaklı metinler konuşulan bir çevreyle ilişkili görüldü diye tutuklanıyor, idama mahkûm ediliyor, son anda cezası Sibirya sürgününe çevriliyor. Dönemin otokrasisini eleştiren metinleri tartıştığı için rejim bunu tehdit sayıyor.

Hitler, 1933 yılında kitapları ateşe attırıyor. Hitlerin ateşi, kâğıdı yakmakla kalmıyor, insanı yakmanın provası hâline geliyor. Ve Hitler insanı da yakarken hiç acımıyor. Aynı tarihte, yine 1933 yılında ülkemizde de 147 ton kitap ve yazılı materyal "hurda tasfiyesi" adı altında yok ediliyor!

Bir grubu, bir düşünceyi, bir itirazı insan olarak görmeyince geriye sadece işlem kalıyor. O işlem bazen kitap yakmak oluyor, bazen sürgün, bazen kurşun, bazen de Gazze'de enkazın üstünde yaşayan çocuk!