Deprem enkazından çıkan sahte peygamber!

Şu nevzuhur tezatlar memleketinde toplumun manevi mesnetlerinden koparılışının faturası her devirde başka bir "kurtarıcı" figürün omuzlarına yüklenir.

Ruhunu batının marazi rüzgârlarına teslim etmiş, mukaddesatından üryan kalmış idrak yoksunu zihniyet, her kriz anında kendine bir sahte mabut icat eder.

Eline mikrofonu alıp iki yardım kampanyası yürüten bir şarkıcı, bir anda laik-Atatürkçü cenahın yegâne siyasal umudu, hatta "sivil mehdisi" oluveriyor. Sonra koca bir parti, arkasındaki layt solcu ve entel dantel tayfayla birlikte, fikrî heybesi "Akdeniz Akşamları"ndan pek de ağır olmayan bu figürün peşine diziliyor.

Ne hazin manzara!

Deprem günlerini lütfen hatırlayınız.

Yıllardır devleti ve kurumlarını yıkma hayaliyle yanıp tutuşan, televizyon ekranlarında canlandırdıkları pespaye karakterlerin ardına sığınarak "karakter devşirmeye" çalışan dizi oyuncuları ve şarkıcılar, eli bayraklı siber mücahitler, medya tellalları ve her daim öfkeli solcular, bu şarkıcıyı devletin karşısına bir "Demokles kılıcı" gibi diktiler.

Devletin görünmediği her yerde Haluk vardı, enkazın başında Haluk, yardımın merkezinde Haluk boy gösteriyordu.

Galiz şekilde Allah ve İslam düşmanı olarak bildiğimiz, tanıdığımız Tevfik Fikret'in, oğlu Haluk'u sahte bir hümanizm hamurunda yoğurup "geleceğin kurtarıcısı" olarak tasarladığı o hazin rüya, bir asır sonra bu kez gitarlı Haluk'un "laik kurtarıcı" ilan edilmesiyle yeniden sahneye kondu.

Bazıları bu işi o kadar ileri götürdü ki tıpkı tarihin meşhur yalancısı Müseylimetü'l-Kezzâb'ın sahte peygamberliği gibi, bir adım daha atsalar Haluk Levent'in "gitarlı mehdiliği"ni resmen ilan edecekler, laik cemaat de onu omuzlara alıp "İşte geldi!" diye bağıracaktı.

Alt tarafı bir dernek kurmuş, popüler kültürün bütün imkânlarını seferber etmiş bir figür, bizim seküler akıllıların gözünde bir "Atatürkçü şövalyeye" dönüştürüldü.

Sanki devlet dediğin bin yıllık çınar o depremle devrilmiş de enkazın altından insanlığı ve medeniyeti sadece ahbap-çavuş çıkaracakmış gibi bir illüzyon rüzgârı estirildi.

Her paylaşımı manifesto, her açıklaması devlet nizamı sayıldı. "Devlet yok, Haluk var" o günlerin en revaçta sosyolojik keşfiydi.

Neyse ki geçmişin o meşhur, dikiş tutmaz senet hikayeleri, nitelikli finansal akrobatlıklar ve soruşturma yetişti ve bütün illüzyon paramparça oldu.

İşin en trajikomik, hani o "cihanşümul kerizlik" boyutu ise iktidara muhtelif sebeplerle diş bileyen, bir kısım kızgın ve kırgın muhafazakârlar dahi, bu seküler rüzgârın cazibesine kapılıp öfkelerini bu derme çatma limanda deşarj ettiler.

CHP'den yarınlara dair ümidini çoktan kesmiş olan laik zihniyet ise refleksif bir savunmayla, "Aman zeval gelmesin, o bizim yegâne muhalif oyuncağımızdı" telaşına kapılmış, bu kişiyi aklama, temize çıkarma, hatta yeniden kutsama yarışına girişmiş durumda.