Olaylara günün sıcak gelişmeleri içinden bakma zarureti bizi çoğu zaman aldatır. Siyaset, gözümüzün önüne bir mahkeme kararı, bir kurultay tartışması, bir genel başkan meselesi, bir mutlak butlan hengâmesi koyar. Biz de zannederiz ki mesele budur.
Oysa mesele çoğu zaman gözümüzün önünde duran şeyin kendisi anlamına gelmez. O şey, çok daha eski bir kırılmanın bugüne düşen gölgesidir.
CHP etrafında koparılan bugünkü fırtına da böyledir. Özgür Özel'in gidip Kemal Kılıçdaroğlu'nun gelmesi, Kemal Kılıçdaroğlu'nun gidip bir başkasının gelmesi, kurultayın iptali ya da geçerli sayılması, parti içi iktidarın el değiştirmesi, kayyum atanarak Gürsel Tekin'in getirilmesi, vs, büyük tarih vadisi yanında sivilce kabilinden hadiselerdir.
Bir mahkeme hükmü, bir parti içi hizip kavgası, bir genel merkez gerilimi, bir koltuk nöbeti, bu milletin asırlık yürüyüşünü açıklamaya yetmez.
Asıl mesele, CHP'nin yirminci yüzyıl boyunca bu millete teklif ettiği istikametin artık hiçbir menzile varmadığının anlaşılmasıdır.
CHP, 1923'te sahneye çıkmış bir parti gibi görünür.
Fakat hakikatte, Tanzimat'ın çok daha öncesinden başlayan, III. Selim'den II. Mahmud'a, Gülhane Hatt-ı Hümâyunu'ndan Islahat Fermanı'na, Meşrutiyet'ten Jön Türk aklına, İttihatçı kadro disiplininden Cumhuriyet modernleşmesine uzanan batı eksenli yön arayışının parti kisvesine bürünmüş hâlidir.
Bu yüzden "CHP kapatılmalıdır" derken, önce bu parantez kapatılmalıdır.
Niyetimiz insanları susturmak, partilileri ezmek, rövanş almak anlamına gelmez.
Bu teklif, bir tarih telakkisinin miadını doldurduğunu ilan eder.
Bir hologramın önünden çekilme çağrısıdır.
Bir serabın peşinden koşmaktan vazgeçme teklifidir.
Koca sahra çölüne güğümle su dökseniz, oradan ne debi çıkar ne vaha. CHP'nin milletimizin tarihî yürüyüşüne teklif ettiği şey de budur.
Bir güğüm su.
Bir çöl yanılsaması.
Ve bir yüz yıllık oyalanma.
CHP yüzyılı, bizim birkaç bin yılı saran tarihimizin hedef küçültme devridir.
Moğol istilası nasıl bir ara kesit ise, Ankara Savaşı nasıl Osmanlı yürüyüşünün büyük akışı içinde bir kırılma ise, yirminci yüzyılın CHP zihniyeti de bu milletin tarihî ufkunda bir araf dönemi olarak görülmelidir.
Bu arafın içerisinde devlet vardı, mektep vardı, kanun vardı, üniversite vardı, mahkeme vardı, kıyafet vardı, harf vardı, ezan vardı, tarih vardı, dil vardı. Fakat ruh kendi yatağında akmadı. Çağlayan havuzlara hapsedildi. Hafıza törpülendi.
Milletin kendi kendisini anlamasına mâni olan bir ara duvar örüldü.
CHP, geçen yüzyıl için bir tezdir.
Bize teklif edilen yön, biçim, istikamet, hayat tarzı, devlet aklı, maarif düzeni, kültür terbiyesi ve tarih yorumu bu tezin parçalarıdır.
Fakat bizim ontolojik duruşumuz, bu teze yaltaklanmak da olamaz, bu tezin karşısında üretilmiş aceleci antitezlerin içinde kuyruk sallamak da olamaz. Biz o teze de o tezin ürettiği antiteze de sonradan araya sıkıştırılan sentezlere de mesafeliyiz.
Biz başka bir yerden bakıyoruz.
Başkaydık.
Başka olmalıyız.
Bizim teklifimiz, batı tezinin karşısına telaşla dikilmiş bir reaksiyon sayılmaz.
Bizim teklifimiz, kendi kökünden, kendi vahyinden, kendi tarihinden, kendi irfanından, kendi adalet fikrinden doğan bir medeniyet iddiasıdır.
Biz, CHP tezine karşı herhangi bir antitez üretme mecburiyetinde olamayız. Tez onların olsun, antitez de onların olsun, sentez de onların kurduğu dar odalarda tartışılsın. Bizim meselemiz, o odadan çıkmaktır. O odanın penceresinden dünyaya bakmayı reddetmektir. O odanın duvarlarına asılmış haritalarla insanlığın yolunu aramaktan vazgeçmektir.
Biz yeni dünyaları vaat ediyoruz. Daha doğrusu İslam vaat ediyor. Bizim tarihî mücahit yürüyüşümüz vaat ediyor. Bizim büyük devlet tecrübemiz, vakıf ahlakımız, şehir terbiyemiz, ilim haysiyetimiz, aile nizamımız, insan telakkimiz vaat ediyor.
Bizim en gelişmiş dönemlerimizde ortaya koyduğumuz hayat, hâlâ yeniden okunmayı bekleyen muazzam bir imkândır. O hayatı bugüne olduğu gibi taşıma kolaycılığına düşmeden, onun ruhunu, nizam fikrini, adalet ölçüsünü, insanı merkeze alan yüksek bakışını günün ihtiyaçlarıyla yeniden konuşturmak mecburiyetindeyiz.
Burada komplekse yer yoktur. Ne batı karşısında mahcubiyet ne batının yerli acenteleri karşısında ürkeklik, ne de reaksiyoner kalabalıkların öfkesine sığınma.
Biz kendi cetvelimizi ortaya koymak zorundayız. O cetvel İslam'dır. İnsan, fikir, siyaset, devlet, sanat, eğitim, aile, üniversite, medya, hukuk ve iktisat bu cetvele vurulmalıdır. Bu cetvele yaklaşan vardır, uzak düşen vardır, hiç temas etmeyen vardır, temas etme ihtimali taşıyan vardır.
Mesele hakikatin ölçüsünü milletin önüne berrak biçimde koymaktır.
Büyük kaderin içinde her dönemin kendi imtihanı vardır. Resulullah'ın zamanında da büyük Müslümanlar tebellür etti. Sadakat sahipleri, hicret erleri, Bedir ehli, Uhud'un yaralı yiğitleri, Hendek'in sabırlı nöbetçileri, Mekke fethinin vakarını taşıyanlar ortaya çıktı. Allah hepsinden razı olsun. Aynı dönemde müşriklerin en şiddetlileri, münafıkların en sinsi olanları, zayıf Müslümanların tereddütleri de ortaya çıktı.
Tarih, sadece kahramanları görünür kılmaz. Zaaf sahiplerini de görünür kılar. Büyük simülasyon böyle işler. Büyük imtihan böyle açılır.
Bugün de durum farklı değildir. İslam cetveli ortadadır. Bu cetvele göre kim nerede duruyor, kim hangi ölçüye yaklaşıyor, kim hangi ölçüden kaçıyor, kim milletin istikametine omuz veriyor, kim bu istikameti geciktiriyor, zaman içinde belirginleşmektedir.
CHP meselesi de bu bakımdan yalnız bir parti meselesi sayılamaz. Bu mesele, insanın hangi cetvelle ölçüleceği meselesidir. Batı cetveliyle mi, reaksiyon cetveliyle mi, sentezlerin yamalı cetveliyle mi, yoksa İslam'ın insanı, tarihi, devleti ve âlemi yerli yerine koyan sahih cetveliyle mi
Bizim cevabımız açıktır. Biz teze de mecbur olmayız, antiteze de mahkûm olmayız, senteze de razı olmayız. Biz kendi aslımıza dönmekle yükümlüyüz. Asıl, taklitten büyüktür. Kök, reaksiyondan derindir. Hakikat, her ideolojik kalıptan daha geniştir.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu bunun en sembolik eşiklerinden biridir. 3 Mart 1924 tarihli bu kanun, Türkiye'deki bütün ilmî ve öğretim kurumlarını Maarif Vekâleti'ne bağlamış, Şer'iye ve Evkaf Vekâleti ya da vakıflar tarafından idare edilen medrese ve mektepleri de Maarif Vekâleti'ne devretmiştir.
Burada sadece eğitim birliği kurulmamıştır. Burada ilmin nefesi merkezi bir kalıba alınmıştır.
Medrese, mektep, vakıf, mahalle, cami ve aile arasındaki kadim terbiye dolaşımı kesilmiş, çocuğun zihni devletin ideolojik tasarrufuna açılmıştır.
Bizim "CHP kapatılmalıdır" teklif cümlemiz, en başta bu maarif parantezinin kapanmasıdır. Mektep yeniden milletin ruhuyla konuşmalıdır. Üniversite, batının tercüme odası olmaktan çıkıp hakikatin mahfili hâline gelmelidir. İlim, kendi medeniyetinin alnına yabancı gibi bakan bir memur zihniyetinden kurtarılmalıdır.
Şapka İktisası hakkında kanun da aynı büyük parantezin başka bir işaretidir. 1925 tarihli kanun, TBMM azaları ve memurlar için şapkayı mecbur kılmış, Türkiye halkının umumî serpuşunun şapka olduğunu söylemiş, buna aykırı itiyadın devamını hükümetin menedeceğini hükme bağlamıştır.
Burada da mesele kumaş meselesi olmaktan taşar. Mesele başın ne taşıdığı meselesidir. Baş, sadece bir şapka taşımaz. Baş, istikamet taşır.
Bir milletin başındaki serpuşa kadar inen devlet müdahalesi, aslında insanın yürüyüşüne, hafızasına, edasına, mahcubiyetine, vakur duruşuna müdahaledir.
Bu yüzden "CHP kapatılmalıdır" teklif cümlesi, semboller üzerinden insanı yeniden biçimlendirmeye kalkışan bütün mühendislik aklının kapatılmasıdır.
İnkılap kanunlarını koruyan düzenlemeleri de bu parantezin anayasal zırha bürünmüş hâlidir. Aynı anayasa metninde Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, Latin Harflerinin kabulü, bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair kanun gibi inkılap kanunları özel koruma altında sayılmış, Diyanet İşleri Başkanlığı da genel idare içinde yer alan bir kurum olarak tarif edilmiştir.
Tezgâha koyduğumuz bütün bu deliller bize şunu gösterir. CHP bir partiden ibaret kalmamıştır. Bir anayasa dili, bir bürokrasi dili, bir maarif dili, bir üniversite dili, bir din idaresi dili, bir dış politika dili, bir kıyafet dili, bir tarih dili hâline gelmiştir.
O halde "CHP kapatılmalıdır" teklifi, yalnızca tabelaya yönelmiş bir teklif olamaz. Anayasasıyla, maarifiyle, üniversitesiyle, Diyanetiyle, dış politika ezberiyle, batı karşısındaki mahcubiyetiyle, kendi milletinden korkan bürokratik aklıyla, halkı terbiye edilecek kitle sayan kibriyle kapatılmalıdır.
Anayasa Mahkemesi, temelli kapatma yerine devlet yardımından kısmen ya da tamamen yoksun bırakma kararı da kayyum atama kararı da verebilir.
Fakat bizim burada söylediğimiz, kuru bir hukuk tekniği anlamından azadedir.
Daha büyük bir teklifimiz var. CHP'nin sosyolojisi ikna edilmelidir.
CHP'li kitle aşağılanmadan, itilmeden, horlanmadan, hırpalanmadan, doğru olana çağrılmalıdır. Rehabilitasyon buradadır.
Bir insanın mensup olduğu siyasal gelenek yüzünden insanlık haysiyetinden düşürülmesi İslam ahlakına sığmaz. Rövanş alma psikozu İslam işi olamaz. Müslüman, zafer anında bile edep yüklenir. Mekke'nin fethinde Resulullah'ın izhar ettiği büyüklük, sadece galibiyetin büyüklüğü anlamına gelmez.

10