Bu fotoğrafa bakıp da nasıl feryat etmez insan!

Yıl 854.

Hristiyan ama Yahudi bir aileden geldiği düşünülen müellif Paulus Alvarus, Indiculus Luminosus adlı eserinde toplumunun hâline feryat ediyor.

Hristiyan gençler Arapça öğreniyor, Müslümanların kitaplarını iştiyakla okuyup övgüyle yayıyor, Arapça şiir yazıyor. İlimde, sanatta Endülüs'ün Müslüman entelektüellerini örnek alıyor, yeme içmede, giyimde onlar gibi yaşıyorlar.

Alvarus'a göre bin Hristiyan'dan ancak biri düzgün bir Latince mektup yazabiliyor, Arapçayı maharetle kullanan genç ise sayısız.

Bir düşününüz!

Ortada askerî bir yenilgi yok.

Korkulan, kültürel itibarın kaybı.

Çünkü bir medeniyetin ilk yenilgisi, kendi çocuklarının hayranlığını kaybetmesidir.

241 yıl sonra, 1095'te Papa II. Urbanus Fransa'nın Clermont şehrinde tarihî bir çağrı yapıyor.

Haçlı Seferleri diye bize zerk edilen, neticelerine bakarak Haçlı Saldırıları olduğu aşikâr hareket Alvarus'un mektubundan filizleniyor. Ve Papa bütünüyle ayrışmış olan Ortodoksları ve Katolikleri farklılıklarına rağmen örgütlemeyi başarıyor.

Birbiriyle çekişen feodal güçler, şövalyeler ve dinî çevreler Kudüs ve Doğu Hristiyanları adına seferber ediliyor.

Bu, Hristiyanların birleştiği anlamına gelmiyordu.

Nitekim 1204'te Katolik Haçlılar bu defa Ortodoks Konstantinopolis'i yağmalayacaktı. O dönemin kaynakları "Katolik" yerine daha çok "Latinler" ya da "Franklar" demeyi tercih ediyordu, Bizanslılar da Rum olarak anılıyordu.

Yani dönemin Avrupası yekpare bir Hristiyan dünyası değildi.

Fakat bütün ihtilaflarına rağmen geniş seferberlikler kurabilen siyasi ve dinî kurumlara sahip olmayı başardılar.

Demek ki herkesin aynı düşünmesi gerekmiyor, aynı hedefe yönelmesi yetiyor.

Bu kenetlenmeyle Akdeniz ticaret ağları genişledi, Venedik ve Cenova denizcilik ve imtiyazlarla güçlendi, doğu ile batı arasında mal, bilgi ve kültür dolaşımı yeni biçimler aldı. Avrupa'nın sermaye birikimi hızlandı.

Kapitalizmin başlangıcı da muhtemelen bu küresel kenetlenmedir.

Ama ironiye bir bakın!

Avrupa bir yandan Haçlılar eliyle Müslümanlara saldırırken, öbür yandan Endülüs'te ve Toledo'da bilim ve felsefe eserlerini Latinceye çevirip araklıyor, İslam dünyasının asırlık birikimini kendi dehasının eseriymiş gibi sunarak ilimde ilerlemenin formüllerini çözüyordu.

Kılıç bir istikamete, kalem başka istikamete çalışıyordu.

Peki biz ne yapıyoruz

Aile Vakfı'nın davetiyle devlet ricalinin de bulunduğu bir toplantıdaydım. Vakıf başkanı duvardaki haritayı özellikle göstermek istedi.

Kırmızı pullar LGBT derneklerini, morlar üniversitelerdeki LGBT topluluklarını, diğer renkler aile platformlarıyla salon faaliyetlerini işaretliyor.

Mor pullu şehirlerdeki siyasi, sosyolojik ve kültürel etki ise DEM Parti, HDP veya PKK arasındaki örgütsel ilişkinin tezahürü olarak resmediliyor.

Beni düşündüren, aileyi parçalamak adına muvazzaf bir sapkınlık kümesinin dernekler ve üniversite toplulukları eliyle haritamı kuşatması!

Bu yüzden asıl soru bize dönük.

İnandığımız değerler etrafında ne kadar örgütlenebiliyoruz

Aynı Allah'a iman eden, aynı kıbleye yönelenlerin vakıfları, cemaatleri, tarikatları, medreseleri, siyasi çevreleri neden müşterek bir irade ortaya koyamıyor

Bir cemaat ötekini küçümsüyor, bir vakıf diğerini rakip görüyor, bir İslamcı ötekini yeterince İslamcı bulmuyor.

Milliyetçi muhafazakâra, muhafazakâr muhafazakâra, partiler birbirine hudut çiziyor.

Farklı düşünmek, farklı düşünenin varlığından rahatsız olmaya dönüşüyor.

Açmazımız farklılıklarımız değil, onları aşılmaz duvarlara çevirmemiz.

Oysa tablo ortada.

Doğurganlık hızı 1,42'ye geriledi, 81 ilin 76'sında 2,10'un altında. Tek kişilik hanelerin oranı yüzde 20,5.

2026-2035'in Aile ve Nüfus On Yılı ilan edilmesi önemli bir devlet iradesi. Ama karşılık bulması yalnızca devlete bırakılamaz.

Sivil toplum, akademisyenler, kanaat önderleri, eğitimciler ve gönüllüler birbirinin emeğini tamamlamalı.

Aranan aynı siyasi görüş değil, farklı görüşlerin ortak meselede birlikte iş yapabilmesi.