Temmuzun ilk günlerinde, "dünyanın en büyük eşcinsel kruvaziyeri" diye öve öve pazarlanan dev bir gemi, binlerce yolcusuyla Boğaz'ın sularına dökülmeye hazırlanıyordu.
Atlantis Events adıyla anılan bu sefer, bize bir tatil, bir seyahat, masum bir eğlence, şehir ekonomisine renk katacak sıradan bir turizm hareketi diye yutturulmak istendi.
Bu, bir şehrin sinesine, bir milletin mahremine, bir medeniyetin haysiyetine doğru uzanan pervasız bir eldir.
Çünkü mesele geminin nereden gelip nereye gittiği değil, neyi temsil ettiği, hangi mesajı taşıdığı ve hangi siluetin önünde görünmek istediğidir.
Yanılmayalım!
İstanbul haritada alelade bir koordinat, sıradan bir Akdeniz limanı değildir.
Boğaz, gelip geçilecek derin bir su yolundan ibaret değildir.
İki yakası feth-i mübînin mühürleriyle, minarelerin şehadet parmaklarıyla ve şehit kanlarıyla yoğrulmuş bir hilal gerdanlığıdır.
Ayasofya fotoğraflara fon olacak kuru bir taş yığını değil, İslâm'ın bu topraklardaki izzetinin, ruhunun ta kendisidir.
Şanlı kubbelerin, nazlı minarelerin, sabah rüzgârıyla suya düşen ezanların önünde sergilenecek her gösteri, yalnız bir ahlaksızlık değil, o mekânların asırlardır ne fısıldadığını duyamayacak kadar sağırlaşmış bir idrak cinayetidir.
Hâfızası diri olan hatırlar.
Dün Çanakkale'yi zırhlılarla geçmeye yeltenenler vardı, bugün Boğaz'ı kruvaziyerlerle yoklayanlar var.
O gün karargâh Robert College idi, bugün aynı zihniyet Boğaziçi'nde, mekteplerde steril kelimelerle süslenmiş çevrelerde aynı sessiz operasyonu sürdürüyor.
1918'in açıktan işgali, bu defa "eşcinsel erkeklere yönelik tatil ve kruvaziyer organizasyonu" kisvesine bürünmüş görünüyor.
Çanakkale geçilemedi.
O boğaz, yalnız denizin iki yakasını değil, bir milletin imanıyla istilânın kibri arasındaki hududu da ayırıyordu.
Dün zırhlılarla geçemedikleri Çanakkale'yi bugün başka kılıklar, başka adlar, başka vitrinlerle yoklamaya kalkışanlara karşı aynı ruhun diriliğine muhtacız.
Yalnız İstanbul değil, Çanakkale de uyanık olmalıdır.
Bu gemi Boğaz'a gelmeden evvel milletin vakarlı sesi Çanakkale'den yükselmelidir.
Sivil toplum kuruluşları, denizciler, hukukçular, aile platformları ve kanaat önderleri, meşru sınırlar içinde, devletin ilgili makamlarıyla irtibat hâlinde, Çanakkale ruhuna yakışır bir teyakkuz sergilemelidir.
Sahillerde, meydanlarda, liman çevresinde ve deniz üzerinde sembolik nöbetler tutulmalı, Türk sularının bir ahlak ve medeniyet hassasiyetine sahip olduğu bütün dünyaya gösterilmelidir.
Gemi, suyun üstündeki görüntüdür.
Asıl tehlike, suyun altında sessizce ilerleyen akıntıdır.
Her şeyi alınır satılır mala çeviren bu zihniyet, sıra mabede gelince mabedi, sıra bedene gelince bedeni, sıra çocuğa gelince çocuğu da pazara sürmekten çekinmez.
Mukaddes ile metayı, emanet ile deneyi, hürriyet ile hevayı birbirine karıştıran bu çağ, insanı aziz bir varlık olmaktan çıkarıp ideolojinin önüne atılmış malzemeye dönüştürmek istiyor.
Aile On Yılı'nı ilan etmiş, bu hassasiyeti her fırsatta diline pelesenk etmiş bir devlet önderimiz, bir liderimiz varken, aileyi hedef alan bu kuşatma karşısında niçin daha gür bir ses yükselmesin
Ve biz millet olarak niçin bu iradeye omuz vermeyelim
Artık "dua edelim" deyip oturmanın değil, dua ile ayağa kalkmanın vaktidir.
Vakıflar, dernekler, cemaatler, eğitimciler, hukukçular, anneler ve babalar kendi mevzisinden harekete geçmelidir.
Gerekirse meydanlar vakarla dolmalıdır.
Büyük Aile Platformu'nun Beyazıt Meydanı'nda yükselteceği sese kulak verilmeli, bu ses çoğaltılmalı, ciddiyetle sahiplenilmelidir.
Biz insan avına değil, fitneyi durdurmaya çağırıyoruz.
Biz kargaşaya değil, milletin haysiyetli itirazına davet ediyoruz.

10