Yaklaşık altı aydır bir dostum, "mutlaka seyret" diye bir filmin adını önüme bırakıyor.
Birkaç gündür yüksek enfeksiyon sebebiyle yorgan döşek yatıyorum. Dostumun o ısrarlı tavsiyesi aklıma düştü. Gizli Sayılar...
NASA'nın uzay yarışındaki hayatî hesaplarını yapan üç siyah kadının hikâyesi.
Bir yanda göğe merdiven dayayan uzak batı aklı, öte yanda kendi insanını teninin rengiyle koridorlara ayıran uzak batı zilleti...
Lâkin Hollywood, kendi ayıbını dahi öyle bir maharetle sahneye koyuyor ki sonunda o ayıptan yine uzak batının büyüklüğü sızıyor.
Filmi bitirdiğimde bedenimdeki ağırlıktan ziyade zihnime çöken bir başka yük vardı. Zira, yıllar içinde seyrettiğim emsalleri hafızamda ayaklandı.
Yıllardır tekrarladığımız hüküm yine tasdikleniyor, uzak batı, dünyayı büyük ölçüde Hollywood marifetiyle idare ediyor.
Bu filmler yeryüzüne, "Ben sizin haminizim" diye fısıldıyor.
Bilim laboratuvarda doğuyor ama sinemada imparatorluğa dönüşüyor.
İçimde bir şey depreşti. Üniversite kütüphanelerinin dijital arşivlerinde, on dokuzuncu asırdan bugüne uzanan bir taramaya koyuldum.
Hangi coğrafyanın neyle uğraştığını, kimin ne kurup neyi yıktığını topladım.
Karşıma çıkan levha hiç iç açıcı değildi.
Üzüldüm, hayıflandım, öfkelendim.
"Bunları zaten biliyoruz" diyeceksiniz. Haklısınız.
İtirazım da tam burada başlıyor.
Biz bu hakikati biliyor, fakat bilmenin verdiği sahte huzurla iktifa ediyoruz.
Bilgi, malumat mesabesini geçemiyorsa, cehaletten daha kullanışlı bir uyuşturucuya dönüşür.
On dokuzuncu asra girildiğinde batının önünde iki masa kurulmuştu.
Biri laboratuvardı.
Faraday elektriğin dilini çözüyor, Maxwell ışıkla manyetizmayı aynı cümlede buluşturuyor, Pasteur mikrop ordusunu açığa çıkarıyor, Korolyov uzayın kapısını, Tu Youyou kadim Çin tıbbının sayfalarından sıtmaya çareyi açıyordu.
Ardından bir kurum kuruluyor, kurum teknolojiye, teknoloji kudrete dönüşüyordu.
Bu masanın tek sorusu vardı. "Kâinatın hangi sırrını çözebiliriz"
Öteki masa siyasetindi.
Orada hangi aşiretin küs, hangi limanın kimin elinde, hangi yerli önderin kaç akçeye satın alınabileceği hesaplanıyordu.
Bu masanın sorusu ise başka coğrafyaların zihnine zerk edilmek üzere yoğruluyordu.
Önümüze parçalanmış haritalar, borçlandırılmış hazineler, ayaklandırılmış vilayetler bırakılıyor, biz "Devleti nasıl kurtarabiliriz" sorusunda sıkışıp kalıyorduk.
Batı, bir eliyle tabiatın sırlarını çözerken öteki eliyle toplumların sinir uçlarını yokladı.
Kendi çocuklarına yıldızları hesaplattırırken, müdahale ettiği toplumun çocuklarına hayatta kalmayı öğretti.
İşte tahakkümün sırrı buradadır.
Kimi diyara arkeolog kisvesiyle Gertrude Bell gönderildi.
Kimi çöle, aşiretleri devletine karşı ayaklandıran zabit Lawrence salındı.
Kimi topraklarda Sarah Aaronsohn şebekeleri işledi.
Kimi coğrafyalarda İngiliz siyasetinin yerli tercümanları kurucu diye öne sürüldü.

4