Bir lanetin mezar taşı!

On iki yaşından yetmiş yaşına kadar Cuma namazlarına devam eden bir insan, aynı ayeti üç bin defaya yakın dinler.

Bir ömrün kulağına en çok misafir olan cümlelerden biri, belki de budur.

Ve belki en az kulak verileni!

"Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp hatırlayasınız diye size öğüt verir!"

Bu ayet hutbeye kendiliğinden düşmedi.

Ömer bin Abdülaziz, Medine'de doğmuş, Emevî hanedanının ipeğini, kokusunu, ihtişamını tanımış bir beyzâdeydi. Anne tarafından Hz. Ömer'in torununun oğlu. Rivayet olunur ki Hz. Ömer, soyundan birinin yeryüzünü adaletle dolduracağını haber vermişti.

717 yılında hilâfet kendisine geldiğinde sırtındaki ipeği çıkardı. Devletin kandiliyle devlet işini, kendi kandiliyle kendi işini gördü. İki buçuk yıl hüküm sürdü, kırk yaşlarında dünyadan göçtü.

Kısa yönetimi boyunca haksızlıkların giderilmesi, kamu malının korunması ve iç barışın güçlendirilmesi yolundaki uygulamalarıyla tanındı.

Tarih onu beşinci Râşid Halife diye andı.

Onu asırların içinden bugüne taşıyan, küçük görünen bir değişiklik oldu.

Ondan önce, fitne yıllarının acı tortusu hutbeye yerleşmişti. Hutbelerde Hz. Ali ve Ehl-i Beyt aleyhine sözler söylenir, cemaat her hafta camiden bir lanetin yankısını beraberinde götürürdü.

Önünde üç yol vardı.

Susabilirdi, fakat boş kalan yer, günün birinde eski sesini geri isteyebilirdi.

Karşılık verebilirdi, fakat bir lanetin yerine geçen methiye, kavgayı bitirmeyip yalnızca tarafını değiştirirdi.

O, üçüncü yolu seçti. Lanetin tam yerine, tam o ana Allah'ın bir ayetini yerleştirdi.

Kavga isimlerle yürür, barış isimsiz cümlelerle kurulur. Toplumsal barışın sırrı, belki bu cümlenin kıvrımında saklıdır.

O, bir tarafın değil, bir ilkenin yanında durdu.

Ayetin üç emri, "adalet, ihsan ve yakınlara yardım" herkesi kuşatır. Ayetin üç yasağın sonuncusu ise "haddi aşmak", birinin ötekinin hakkına taşmasıdır.

Kardeşler arasındaki kavganın artığı olan sözün yerine, tam da o taşkınlığı yasaklayan bir ayet ilaç mahiyetinde konmuştu.

Peki bu ilaç, on üç asırdır her hafta içildiği hâlde bizi neden iyileştirmiyor

Yarayı unuttukça ilacı içmekten vazgeçtik, fakat adını her hafta tekrarlamayı şifa bulmak sandık.

Oysa ayet, artık söylenmeyen nice lanetin yerinde duruyor.

Her cuma okunan bu ayet, okunmayan bir lanetin mezar taşıdır.

Mezar taşını ezberledik, altında neyin gömülü olduğunu unuttuk. Bir barış antlaşmasını her hafta okuyor, hangi savaşı bitirdiğini hatırlamıyoruz.

Ayetin sonundaki çağrı bu yüzden ürpertir, "Hatırlayasınız diye!"

Çünkü insan unutmaz, alışır. Alışmak, unutmanın en kibar hâlidir.