Ayvansaray sahilinde, Musevi Hastanesi ile vapur iskelesi arasında Haliç'in ve belki de İstanbul'un en büyük kalafat yeri vardı. Buraya 150-200 tonluk tekneler çekiliyordu. Şimdi yerinde serin bir rüzgâr esiyor.
İskeleye doğru iniyorum. İki yanımda iğdeler, akasyalar. Alabildiğine yeşillik. Lakin çınar fidanlarını göremiyorum. Yoksa unutuldu mu Lalelerin bazısı, ağaçların çoğu yaprak açmadan kurumuş. Pek tabii büyük bir mekânı yeşil saha yaptı Dalan. Şimdi iş, bakımında. Malumunuzdur böyle yeşil sahaları yapmak kadar, onu yaşatmak, temiz tutmak, bakımını yapmak da zordur. Görelim, dikilen ağaçların kaçı yeşil kalacak; beş on yıl sonra bu cennet misali çevre neye dönecek.
Lacivert beyaz küçümen bir iskele. Esneyen bir iki memur. Bugün hava serin, Haliç'in o çirkin kokusu da yok. Gel de sevme şimdi şu bülbül yuvası gibi iskeleyi.
Dalan dünya, yalan dünya... Bedrettin Bey Haliç'in suyunun gözleri kadar mavi olup alamayacağını göremeden devrildi gitti. Reis olarak kalsa idi Haliç'in sularında yüzecek miydi acaba Şimdilik sanmıyorum. Çevrede güller açmış, laleler parıldıyor ama Haliç'in suları henüz kirli-kara. Bakalım bu proje yeni yönetim tarafından ne kadar takip edilecek
İskeleden yüzümü Ayvansaray'a döndürüyorum.
Bütün Haliç'in yüzü, yani sahile dönük yüzü yeni baştan ele alınmalı. Açıkçası sahil şeridi parklar, bahçeler bile ne kadar temiz ve şirin görünüyorsa; bu manzaraya bakan evler, iş yerleri, semtler o kadar fukara, tozlu, yıkık ve perişan.

5