Arapça'da "acele ettirdi, aldattı, bilgisizliklerinden yararlandı, onları bilgisizlikleri ve güçsüzlükleri yüzünden hafife aldı, istediği gibi yönlendirdi" mânalarını ifade etmektedir. Totaliter yönetimlerde yöneticilerin istemediği şey, halkın bilgilenmesi, doğruyu öğrenmesi, örgütlenerek hakkını talep edecek kadar güçlenmesidir. Firavun da aynı yola başvurmuş, Hz. Mûsâ'nın gerçeğe ve tevhide yönelik davetini sabote etmiş, halkın sağlıklı düşünmesini engellemiş, geleneklerden ve gözler önündeki alâyişten yararlanarak toplumu âdeta büyülemiş ve saltanatını devam ettirmenin yolunu bulmuştur. Ancak, şairin dediği gibi, "Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde!"
Arapçada bu bağlamda kullanılan ifade, bir topluluğu hafife alma, onların düşünme ve muhakeme kabiliyetini küçümseyerek yönlendirme, bilgisizlik ve zayıflıktan yararlanma anlam alanına işaret eder. Bu yöntem; insanları hakikati araştırmaktan uzaklaştırmak, gündemi belirlemek, firavuni statükoyu sorgulanamaz hâle getirmek ve güç gösterisiyle itaati sürdürmek şeklinde ortaya çıkar.
Firavun'un yöntemi yalnızca fizikî baskı değildi. Hz. Musa'nın tevhid çağrısını etkisizleştirmeye çalışmış; toplumun kendi başına düşünmesini engellemiş, mevcut düzeni "tek mümkün gerçek" gibi göstermiştir. Böylece yönetimin devamını sağlamayı hedeflemiştir.
Fakat tarih, kuvveti haktan üstün tutan hiçbir otoritenin mutlak olmadığını da gösterir. Güce dayanan düzenler kalıcı görünse de zamanın ve hakikatin karşısında sarsılmaya ve yok olmaya mahkumdurlar. Bu yüzden şairin şu mısrası güçlü bir hatırlatma niteliği taşır:
"Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde."
Yani bugün sarsılmaz görünen firavuni iktidarlar da yarın tarihin konusu hâline gelebilirler; geriye ise adalet, hakikat ve insanların bıraktığı iz kalır. İzzeti imanda ve İslâm'da bulanlar, zalimlerin önünde boyun eğmezler. Bazı insanlar hayatta rahat yaşamayı seçer; bazıları ise onurlu yaşamayı... Rahatlık için eğilenler, zamanla başkalarının çıkmak için bastığı bir basamağa dönüşür. Her gelen biraz daha üzerine basar, biraz daha ezer, biraz daha tüketir onları. Çünkü taviz, bir kez kapıyı açtı mı ardından zillet sessizce içeri girer.
İnsan ilk eğilişinde bunu "mecburiyet" diye açıklar kendine. Sonra menfaat devreye girer, ardından korkular... Derken omurga, yük taşımaya değil bükülmeye alışır. O saatten sonra hakikati savunmak ağır, doğruyu söylemek tehlikeli, dik durmak ise "bedeli büyük bir iş" gibi görünmeye başlar. Hâlbuki insanı insan yapan şey, tam da o bedeli göze alabilmesidir.
Dik duran insanlar her zaman kalabalık olmayabilir. Bazen yalnız bırakılır, bazen susturulmak istenir, bazen de kaybetmiş gibi görünürler. Ama onlar, çürümüş düzenlerin ortasında ayakta kalan son sütunlar gibidir. İnsanlar zor zamanlarda onların gölgesine sığınır, onların sözünde cesaret bulur. Çünkü şahsiyet sahibi bir insan, yalnız kendisini değil; etrafındaki umutları da ayakta tutar. Tarih de bunu söyler aslında: Eğilenler unutulmuş, dik duranlar ise iz bırakmıştır. Çünkü basamak olanlar üzerinden geçilince geride kalır; sığınak olanlar ise fırtına geçse bile hatırlanmaya devam eder.

28