Neticede, İslâm'ın hedeflediği yapı vahdet üzerine kuruludur. Parçalanma ise bu yapının tabiatına aykırı, geçici ve arızî bir durumdur. Müslümanların yeniden dirilişi de, büyük ölçüde bu aslî ilkeyi hatırlamaları ve hayatlarına yeniden hâkim kılmalarıyla mümkün olacaktır.
Müslümanlar imanları gereği bir zamanlar aynı imameye dizilmiş tesbih taneleri gibiydi. Renkleri farklı, coğrafyaları ayrı, dilleri başka başka... Ama ipi birdi. İman ipi. O ip sağlamken hiçbir fırtına onları dağıtamıyordu.
Bugün ise taneler sağa sola savrulmuş gibi görünüyor. Aynı kelimeyi söyleyen dudaklar arasında mesafeler var. Aynı kıbleye dönen alınlar arasında soğukluk var. Aynı kitabı okuyan gönüller arasında duvarlar var.
Peki gerçekten dağılan taneler mi, yoksa gevşeyen bağ mı
"Ben Müslümanım" demek bir kimlik beyanıdır; ama aynı zamanda bir mesuliyet çağrısıdır. Müslüman olmak sadece inanmak değil, o inancın gerektirdiği birliği, dirliği ve izzeti omuzlamaktır. Tarihin belirli dönemlerinde bu birlik, hilafet çatısı altında görünür bir nizama bürünmüştü. O günlerde farklılıklar çatışma sebebi değil, zenginlik vesilesiydi. Çünkü merkezde iman vardı, şahıslar değil.
Ne var ki unutulmamalıdır: Birliği doğuran asıl kudret, bir makamın varlığından önce kalplerin aynı akide etrafında kenetlenmesidir. Hilafet bir sonuçtur; sebep ise ümmet şuurudur. Eğer kalpler dağınıksa, makamlar tek başına diriltmez. Ama kalpler diriyse, en zayıf imkânlar bile büyük dirilişlere vesile olur.
Ey "Ben Müslümanım" diyen kardeşim!
Umut, geçmişe ağıt yakmakta değil; imanı bugünde diri tutmaktadır. Muhtaç olduğun kudret uzak diyarlarda, tarih sayfalarında ya da başkalarının elinde değil... O kudret, imanında mevcuttur. Çünkü iman, insanı yalnızlıktan ümmete; korkudan cesarete; dağınıklıktan nizama taşır.

32