Medeniyette geri kalmışlığın sebebi

Çünkü bir medeniyet, sadece kılıçla, servetle yahut coğrafyayla ayakta kalmaz; asıl olarak düşünceyle, hikmetle ve hakikati arama iradesiyle yaşar. Kur'ân'ın ilk muhatapları "oku" emriyle ayağa kalkmışken, sonraki nesillerin bir kısmı zamanla okumayı ezbere, düşünmeyi taklide, anlamayı tekrar etmeye dönüştürdü. Böylece canlı bir akıl, durağan bir zihniyete; üreten bir ilim anlayışı ise nakleden bir alışkanlığa evrildi.

Tedebbür zayıflayınca ayetler hayata nüfuz eden bir diriliş çağrısı olmaktan çıktı; taakkul terk edilince akıl, vahyin rehberliğinde hakikati arayan bir nimet olmaktan uzaklaştı. Tefekkür kaybolunca insan kâinata ibret nazarıyla bakmayı bıraktı; tezekkür sönünce ümmet kendi tarihî hafızasını ve kulluk şuurunu yitirmeye başladı. Tefakkuhun zayıflamasıyla da dinin derinlikli idraki yerini yüzeysel ve şekilci yaklaşımlara bıraktı.

Bunun neticesinde ilim, irfan ve hikmet merkezli medeniyet tasavvuru zedelendi. Bir zamanlar Beytü'l-Hikme'ler kuran, rasathaneler inşa eden, fıkıhta, kelâmda, matematikte, tıpta ve mimaride çağ açan bir ümmet; zamanla kendi düşünce damarlarını köreltti. Akıl ile vahiy arasındaki denge bozulunca ya kuru rasyonalizm ya da düşünmeyi dışlayan donuk bir taassup öne çıktı. Her iki uç da medeniyetin ruhunu zayıflattı.

Bugün yeniden bir ihya mümkünse, bu ancak yeniden düşünmeyi ibadet bilmekle; okumayı, anlamayı, sorgulamayı ve hikmeti merkeze almakla mümkündür. Çünkü çöküşler önce zihinlerde başlar; dirilişler de yine fikir, idrak ve şuurla başlar.

Medeniyette geri kalışımızın sebebi dinimiz değil, dindışı kalmışlığımızdır. Çünkü din, insanı düşünmeye, üretmeye, adaletle hükmetmeye, ilimle yükselmeye ve ahlakla yaşamaya çağırır. Gerilemenin sebebi dinin kendisi değil; dinin kurucu ruhundan, ahlaki ölçülerinden ve akla verdiği değerden uzaklaşılmasıdır.

Bir toplum, dini sadece şekillerde bırakıp onun adalet, emanet, istişare, ilim ve sorumluluk çağrısını hayatından çıkarırsa; geriye medeniyet inşa edecek irade değil, alışkanlıklar kalır. Oysa hakiki anlamıyla din; insanı tembelliğe değil çalışmaya, taassuba değil tefekküre, zulme değil adalete yöneltir.

Bu nedenle mesele, dinin varlığı ya da yokluğu değil; dinin hayatı dönüştüren ilkelerinin ne ölçüde yaşandığıdır. Medeniyetler, inançlarını slogan hâline getirerek değil; onu bilgiye, ahlaka, hukuka, emeğe ve insana değer veren bir düzene dönüştürerek yükselirler.