"Muhakkak ki biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de (onlar) onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; insan ise onu yükleniverdi. Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir." (Ahzab Sûresi/ 72)
Bu emanet, insanı insan yapan değerlerin başında gelir. Merhameti, adaleti, doğruluğu ve hakkaniyeti besleyen kaynaklardan biri vicdandır. Vicdanını koruyan insan, aslında kalbini diri tutar; kalbini diri tutan insan da Rabbine karşı sorumluluğunu hatırlamaya devam eder.
Fakat vicdan ihmal edilirse zamanla körelir. Menfaatin, nefsin ve alışkanlıkların gürültüsü içinde vicdanın sesi kısılabilir. İşte o zaman insan, yaptığı yanlışları meşrulaştırmaya başlar. Böyle bir durumda yalnızca topluma değil, aynı zamanda kendisine emanet edilen ilahî değere de ihanet etmiş olur.
Bakınız mezar başında susarız. Çünkü orada kelimelerin gücü tükenmiştir. Ölümün kesinliği, yaşamın geçiciliği karşısında insan sessizliğe sığınır. Bu sessizlik bir kabullenişten çok, içsel bir yüzleşmenin habercisidir. Toprağın altına bırakılan bedenle birlikte, bazen insan kendinden de bir parçayı orada bırakır. O yüzden mezarlıklarda konuşulmaz; çünkü konuşulsa, belki de dayanılmaz olur. Ölüm karşısında herkes eşittir ve bu eşitlik, insanın iç dünyasında bastırdığı gerçekleri gün yüzüne çıkarır: fanilik, pişmanlık, özlem ve çoğu zaman geç kalmışlık.
Bir fidan dikerken umut ederiz. Köklerini yeni sürmüş bir canlının, geleceğe uzanan elleri gibi toprağa salınan her kök, yaşama duyulan inancın ifadesidir. İnsan, yok oluşun karşısında ancak bu şekilde ayakta kalabilir: Yeni bir hayat başlatarak, bir iz bırakarak, toprağa tutunarak... Umut, bazen sadece bir fidan boyundadır. Ama o küçücük filiz, geleceğin ormanlarına dönüşecek potansiyele sahiptir. O yüzden her fidan bir niyettir; hem dünyaya hem kendimize verilmiş bir söz gibidir.
Yanmış bir ağacın, kömürleşmiş gövdesine dokunduğumuzda ise utanırız. Belki kendi ihmallerimizin, belki de duyarsızlığımızın sessiz tanığıdır o siyaha bürünmüş kabuk. Doğa, bize karşı değil; bizimle birlikte var olan bir bütündür. O yok olduğunda, biz de bir parçamızı yitiririz. Dokunduğumuz o gövde, sadece bir ağaç değildir artık; aynı zamanda bir suç mahalli, bir vicdan aynasıdır. O kararmış yüzeyde yalnızca yangının izi değil, insanlığın ihmalkârlığı da yer alır. Ve biz, her seferinde bunu görmezden gelmeye çalışsak da o gövde, sessizce anlatmaya devam eder.

26