Bu yüzden mesele, yön değiştirmekten ibaret değildir. Asıl mesele, hangi merkeze bağlandığımızdır. Kıble birleştirir, çünkü hakikatin etrafında toplar. Ondan uzaklaşmak ise insanı çoğaltır ama eksiltir; kalabalıklaştırır ama yalnızlaştırır. İnsan bazen genişlediğini zannederken aslında daralır. Ve en derin daralma, yönünü kaybettiği anda başlar.
Tek kıble ve tek ümmet hassasiyeti olmadıkça emperyal güçlerin cetvelleriyle çizilmiş haritalar bizi ayırmaya devam edecek. Belki sınırlar, duvarlar ve engeller hep var olacak. Ama biz, kalbimizi bu sınırlara mahkûm etmediğimiz sürece gerçek anlamda ayrılmış olmayacağız. Çünkü bizi bir arada tutan şey, aynı göğe açılan ellerimiz ve aynı kıbleye varan secdelerimizdir. Ve belki de asıl kurtuluş, tam burada başlar: "Ben"den "biz"e geçebildiğimiz anda. Kıble, sadece bir yön değildir; insanın iç istikametidir. Yüzün döndüğü yerle kalbin bağlandığı yer aynı olduğunda, insan dağılmaz. Müslüman için kıble, bir coğrafya değil, bir merkezdir; onu kendine çeken, toparlayan, parçalarını bir araya getiren bir hakikat mihveridir. Bu yüzden kıble hassasiyeti, ferdî bir ibadet disiplini olmanın ötesine geçer; insanı ehl-i ümmet kılar. Çünkü aynı yöne dönenler, zamanla aynı kalbe yaklaşırlar.
Şunu bilelim ki; tevhid-i kıble, tevhid-i ümmetin zahirî nişanesidir; fakat ümmetin hakiki birliği, tevhid-i itikad, adalet ve vahdet şuuruyla mümkündür.
Tarihe bakıldığında, toplumların çöküşü çoğu zaman dış saldırılardan önce içeride başlayan çözülmelerle gelmiştir. İnanç zayıfladığında, değerler aşındığında ve merkez kaybolduğunda, geriye dağınık kalabalıklar kalır. Bu kalabalıklar kolay yönlendirilir, kolay tüketilir ve kolayca esir alınır. Çünkü ortak bir yönleri yoktur; aynı istikamete bakmayan gözler, aynı hedefe yürüyemez.
Tek kıble ve tek ümmet hassasiyetinin oluşması için;
Akaidde (inançta) tevhid,
Usûlde (metodolojide) sahihlik,
Ahlakta ve adalette istikamet,
Hedefte (gaye ve sorumlulukta) müştereklik şarttır.

27