Değerler ve aidiyetler düzleminde hicretin gerçekleşmesi

Hicret, sadece bir terk ediş değil; aynı zamanda bir yöneliştir. Neyi bıraktığından çok, neye yürüdüğünle anlam kazanır. Ve bugün, dine dayanmayan yapılardan bilinçli bir ayrılış; inancını diri tutmak isteyenler için bu çağın en sahici hicretlerinden biridir.

Dine yaslanmayan ladinî yapılardan bilinçli ayrılış, bu çağda mümin için bir hicret mesabesindedir. Mümin için hicret artık coğrafyadan çok, değerler ve aidiyetler düzleminde gerçekleşir.

Hicret dinde dostluğun ve idareciliğin olmazsa olmaz şartıdır. Kâfirlerden, kâfirlerin oluşumlarından ayrılmayanlar, Müslümanlara dost ve idareci olamazlar.

"Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı." (Nisa Sûresi/ 89)

İman, insanın kalbinde başlayan ama hayatın bütün sahalarına sirayet etmek isteyen bir hakikattir. Bu yüzden din, yalnızca inanılan değil; yaşanan, taşınan ve korunması gereken bir emanettir. Ne var ki tarih boyunca öyle zamanlar ve zeminler olmuştur ki, insan inandığını yaşamakla yaşamamak arasında sıkıştırılmıştır. İşte tam burada hicret, sıradan bir yer değiştirme değil; imanın kendini koruma refleksi olarak ortaya çıkar.

Hicret, sadece coğrafyanın değil, zihniyetin ve istikametin değişimidir. Mekke'de baskı altında ezilen bir avuç müminin, Medine'de bir ümmete dönüşmesinin adıydı. Bu yönüyle hicret, korkunun değil, iradenin; kaçışın değil, yeniden dirilişin sembolüdür.

Bir Müslüman için asıl mesele, bulunduğu yerin adı değil; o yerde Allah'a kulluğunu ne ölçüde yaşayabildiğidir. Eğer bir diyar, insanı inancından utandırıyor, ibadetinden alıkoyuyor ve kimliğini eritmeye zorluyorsa, artık orası sadece bir mekân değil, bir imtihan alanıdır. Böyle bir durumda hicret, lüks bir tercih değil; imanın kendini muhafaza etme çabasıdır.

Ancak her zorluk hicreti doğurmaz. Zira iman, bazen kalabalıkların içinde yalnız kalmayı da göze alabilmektir. Eğer bir Müslüman, bulunduğu yerde dinini yaşayabiliyor, hakikati temsil edebiliyor ve varlığıyla bir direniş ortaya koyabiliyorsa, onun duruşu da bir nevi hicrettir. Çünkü hicret, sadece bedenen değil, bazen ruhen ve ahlaken de gerçekleşir.