Bir diğer mesele de çağın sahicilik krizidir. Yapay zekâların, dijital kimliklerin ve sanal vitrinlerin çoğaldığı bir dünyada insan giderek kendi yüzünü kaybetmeye başladı. İnsanlar artık yalnızca başkalarına değil, zaman zaman kendilerine bile yabancılaşıyor. Herkes görünür olmak istiyor fakat çok az insan gerçekten "var" olabiliyor. İşte burada İslam'ın ihsan anlayışı, çağın yorgun ruhuna başka bir kapı aralıyor: Allah'ı görüyormuş gibi yaşamak. Bu bilinç, insanı gösteri kültüründen kurtarıp yeniden özüyle buluşturabilecek bir çağrıdır.
Ancak bütün bunların insanlığa ulaşması kendiliğinden olmayacaktır. Fikirler, onları taşıyan insanlar kadar güçlüdür. Çağı okuyacak düşünce insanlarının hem kendi medeniyet mirasına hem de dünyanın düşünce birikimine açık olması gerekir. Bir ayağı klasik ilimlerde, diğer ayağı çağın sorunlarında olmayan bir düşünce dili, insanlığın sorularına cevap üretmekte zorlanacaktır. Fakat bunun da ötesinde ihtiyaç duyulan şey sloganlar değil, derinliktir. Çünkü modern insan artık yüksek sesli sloganlardan yoruldu. İnsan, kendisine bağıran değil; kendisini anlayan bir ses arıyor.
Belki de dünya bugün her şeyin içinin boşaldığı büyük bir "hiçlik" döneminden geçiyor. Fakat her karanlığın içinde yeni bir arayış da saklıdır. İnsanlık yeniden anlamı, samimiyeti ve hakikati arıyor. İslam'ın tevhid ve adalet anlayışı bu arayışa güçlü bir cevap sunabilir. Ancak bunun yolu, çağın acısını kendi acısı bilen, insanlığın yarasını hisseden ve yeni bir tefekkür dili kurabilen ortak bir zihinsel seferberlikten geçiyor. Çünkü bazen medeniyetleri yalnız ordular değil, aynı hakikate yönelmiş birlikte hareket eden zihinler ayağa kaldırır.

27