Netanyahu'nun kırk yıllık hayali gerçek oldu. ABD ve İran, doğrudan askeri çatışmaya girdiler. Tıpkı 12 Gün Savaşında olduğu gibi İran yine müzakerelerin tam ortasındayken vuruldu. Üstelik saatler öncesinde Umman Dışişleri Bakanı, İran'ın Trump'ın istediği şartları kabul etmeye hazır olduğunu ve anlaşma için hiçbir engel kalmadığını açıklamasına rağmen.
Müzakerelerin bir zaman kazanma biçimi ve bir oyalama taktiği olduğu yeniden teyit edildi. Halbuki son Cenevre görüşmelerinden birkaç gün sonrasına, Viyana'ya randevu verilmişti. Teknik heyetler arasında müzakereler gerçekleştirilecekti. Bu da tarafların ana pozisyonlarında asli bir uyuşmazlık olmadığı anlamına geliyordu. Ancak bunun bir aldatmaca olduğu çok geçmeden anlaşıldı.
Saldırılar öncesinde Trump tonunu sertleştirmişti. İki tarafın da müzakerelerin nükleer program odaklı ilerlediği yönündeki açıklamalarına karşılık, Ulusa Sesleniş konuşmasında birden İran'ın balistik füze programını yeniden gündeme getirmiş ve bir tür saldırı gerekçesi yaratmaya çalışmıştı. Trump'a göre İran, Amerikan topraklarını vurabilecek bir füze teknolojisi geliştiriyordu. Trump, İran siyasal sistemini de gayrimeşru bir sistem olarak niteledi. 32 bin kişinin protestolar sırasında İran yönetimi tarafından öldürüldüğünü iddia etti.
Trump'ın sertleşen söylemleri, Körfez'deki büyük askeri yığınakla birlikte değerlendirildiğinde, saldırının kaçınılmazlığı anlaşılıyordu. Yine de Umman Dışişleri Bakanı'nın son dakika çabası ve açıklamaları umut yeşertecek cinstendi. Bedr bin Hamed el-Busaidi, Umman'ın geleneksel arabulucu rolünün hakkını verecek bir diplomatik performans ortaya koydu ve savaş çıkmaması için çok uğraştı. Sonuç karşısında da en çok şaşıranlardan biri oldu. Çünkü muhtemelen Washington'da ona karşı estirilen hava da gerçekten barış imkanı olduğu yönündeydi.
Diplomasinin ve Uluslararası Hukukun Ölümü
Trump, İran ile müzakere etmek için damadı Jared Kushner ve emlak zengini Steve Witkoff'u görevlendirmişti. Geleneksel diplomasinin işletilmediği bu denklemde, ABD tarafının içerisinde nükleer teknoloji ya da dış işleri konularında uzman isimlerin olmadığı anlaşılıyordu. İran tarafı ise kariyer diplomatları ve nükleer dosya konusunda uzman bir teknokrat ekiple müzakerelere katılmıştı. ABD'nin en başından itibaren bir diplomatik çözüm niyetinin olmadığının işaretleri ortadaydı aslında. Yine de İran, diplomasiden cayan tarafın kendisi olmadığını göstermek istedi. Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi, saldırılardan sonra, "ABD yönetiminin müzakerelere başlamakta ısrar etmesinin ve ardından müzakerelerin ortasında saldırıya geçmesinin nedenini anlamıyorum" diyerek şaşkınlığını ifade etti. Aslında Irakçi, ABD'nin müzakereleri bir oyalama taktiği olarak kullandığını üstü kapalı söylüyordu.
Savaş için hiçbir hukuki gerekçe ortaya konulamadı. ABD/İsrail koalisyonu, sivil alanları da hedef almakta beis görmediler. Minab'da hedef alınan kız ilkokulunda 165 küçük kız çocuğu katledildi. Tahran'da bulunan Gandi Hastanesi vuruldu. Sivillerin hedef alınması ve öldürülmesi, her zaman bir savaş suçudur.
Savaşın bir başka korkutucu tarafı ise, uluslararası hukukun dehşet verici bir şekilde hiçe sayılmasının bir başka örneği olan İran devlet başkanının öldürülmesi olmuştur. İran'ın dini lideri ve devlet başkanı Ayetullah Ali Hamaney, kendi konutunda, maiyetindeki üst düzey komutan ve yöneticilerle yaptığı bir toplantı sırasında katledilmiştir. Bu ABD'nin Ortadoğu'da ilk kez bir devlet başkanını hedef alıp öldürdüğü olaydır. Şok edici bir emsal oluşturmuştur. Ortaya çıkacak kısa ve uzun vadeli sonuçların yönetilmesi mümkün görünmemektedir. Uluslararası ilişkilerde, adeta yasa ve kuralın olmadığı, gücü yetenin yeteni öldürdüğü bir doğa durumuna dönülmüştür. Hamaney'in devlet başkanı olmasının yanında bir din adamı ve taklit mercii olması, bu suikasta verilecek tepkilerin tahmin edilenin ötesinde olması sonucunu doğuracaktır.

3