Tahammülsüzlük çukurundan çıkmak

Müslüman toplumlar bir zamanlar muhteşem bir medeniyet kurmuş ve bu ihtişamı asırlarca yaşatmışlardı. Bunun temel sebebi, ilim ve fikir adamlarının fikir hürriyetlerini korumaları, zaman zaman devletten gelen tehdit ve zulümleri göze alarak doğru bildiklerini cesaretle ifade etmeleriydi.

Fakat 11-12. yüzyıldan itibaren ilim ve fikir adamlarının devletin emrine girmeye başlamasıyla zamanla durum da tersine döndü. Özellikle son 250-300 yıldır İslam dünyası ağır buhranlar yaşıyor.

Bu karanlıktan çıkmak zorundayız. Çıkışın ilk şartı da nerede yanlış yaptığımızı görmektir.

Şöyle bir arkamıza dönüp, hangi sebeplerin bizi buralara getirdiğine bakalım. Elbette birçok sebeple karşılaşırız. Ama sebeplerin sebebi, farklı fikirleri bastırıp boğmamızdır. Ne çekiyorsak bu tahammülsüzlüğümüz yüzünden çekiyoruz. Özellikle ulema çoğunluğumuz, diğer dinî ve etnik unsurlara gösterdikleri müsamahakârlığı birbirinin farklı fikir ve tercihlerine karşı hiçbir zaman göstermediler. Bu hoşgörüsüzlük, onun ürettiği fikrî sığlık ve gerilik hepimizi aşağılara çekti. Bu durum kimimizi umutsuzluğa, kimimizi mezhepsel, siyasi, ideolojik kamplaşmaya itti; kimimizi de bu kaos ortamını çıkar sağlama fırsatçılığına dönüştürmeye yöneltti. Müslüman dünyada bu üçü de sürüyor.

***

Ağzını açanı söylediğine, yazdığına bin pişman ediyoruz. Böyle bir toplum nasıl ilerler, nasıl gelişir Geçen hafta da yazdım: Türkiye, 2025 yılı hukukun üstünlüğü endeksinde 143 ülke arasında 118. sırada, özgürlüklerde 197 ülke arasında 144. sıradaymış; diğer Müslüman ülkelerin çoğu bunun da altında. Ülkemiz enflasyonda (kabaca hayat pahalılığında) ise dünyada en alttan beşinci sırada. (Bizim altımızda Arjantin, İran, Güney Sudan ve Venezuela var.)

Bu durumda -Cemil Çiçek Bey'in dediği gibi- ülkenmizin, en başta da siyasetçilerin bir tövbe-i nasûha ihtiyacı var. Ondan sonra da hep birlikte iyi olmayı, iyilik yapmayı ve yaptırmayı kültür haline getirmek zorundayız; kitleleri tahammülsüzlük ve nefret çukurundan çekip çıkaracak bir kültür... Daha doğrusu medeniyetimizin arşivinde zaten var olan bu kültürü yeni dünyanın diliyle insanımıza taşımalıyız.

Elimizde güç var diye insanlar üzerinde baskı kurmak Müslümanlığa da insanlığa da yakışmaz. Bırakalım herkes düşündüğünü küfürsüz, hakaretsiz söylesin, yazsın. İçlerinden hayırlı bir şeyler söyleyenler mutlaka çıkacaktır. İnsanlar fabrika mamulü değil ki! Allah her bir insanı özel yarattı. Kimi yumuşak, kimi sert söyler. Akıllı insanlar nasıl söylendiğine değil, ne söylendiğine bakarlar.

Mesela ben, "Safını belli et!" tarzı sözleri, tavırları dayatmacı ve rahatsız edici buluyorum. Çok temel birkaç aidiyet dışında, neden kendimi bir safa mecbur göreyim Hakikat ve fazilet bir safın tekelinde değil ki! Peygamberimiz "Ümmetimin farklılığı geniş bir rahmettir" buyurmadı mı

***

Bir de şu var: İş yapan yanlış da yapar. Bilimsel icatlara yanlış yapa yapa ulaşılmıştır. "Hiç yanlış konuşma", "hiç yanlış yapma" demek, "Hiç konuşma", "hiç iş yapma" demektir. Resûlullah efendimiz, "Bütün insanlar hata ederler; hata edenlerin en hayırlısı hatasını düzeltenlerdir" buyurur. Yanlış yapmaktan daha kötüsü, yaptığının yanlış olduğunu kabul etmemektir. Bir kudsî hadiste de, "Eğer (insan olarak) sizler hata yapmasaydınız, sizin yerinize, hata edip hatasını düzeltmeyi bilen başka bir varlık türü yaratırdım" buyurulduğu belirtilir. Bir insana 'konuştu, yazdı' diye saldırmakla, 'insan oldu' diye saldırmak arasında fark yoktur. Allah insanı, hata yapma riskine rağmen,