Medreselerin kurulduğu bin seneyi aşkın zamandan itibaren, medreselerin kapatıldığı 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar din eğitiminde merkezî disiplin hep fıkıh olmuştur; halen de öyledir. Tek değişen şey, Batı etkisiyle fıkıh adının İslâm hukuku olmasıdır. Fıkıh usulünde içtihat, re'y gibi akla alan açan yöntem ve ilkeler düşünülmüşse de uygulamada içtihadın alanı gün geçtikçe daraltılmış ve sonunda içtihat kapısına kilit vurulmuş, re'y ehline karşı da dışlayıcı ve aşağılayıcı bir dil kullanılmıştır.
Suriye kökenli Prof. Bessam Tîbî bu tespiti ve sonucunu şöyle ifade eder:
"Sünnî fıkhı İslâmî eğitimin müfredatını belirleme gücüne sahipti... İslâm'da [İslâm geleneğinde] ilim fıkıh ile özdeşleştirildi. Tartışmaya izin verilmedi ve bu zihniyet İslâm medeniyetinin gerilemesine yol açtı" (Islam's Predicament with Modernity, New York 2009, s. 244).
Sonuçta Müslüman toplumların zihnini esir alan dogmatizm, nassa veya önceden verilmiş bir mezhep fetvasına dayanmayan neredeyse hiçbir yeni görüş ve düşünceye geçit vermedi. 15. yüzyıl ve sonrasının en etkili âlimlerinden olup, eserleri Osmanlı medreselerinde asırlarca okutulan Seyyid Şerîf el-Cürcânî bid'at (yenilik) kavramıyla ilgili olarak şunları yazar:
"Bid'at, Sünnet'e aykırı eylemdir. Böyle eylemlere bid'at denilmiştir; çünkü ortada önceki bir imamın söylediği bir söz olmadan, onu savunan kişinin kendisi yenilik olarak ortaya çıkarmıştır. Bid'at, Sahâbe ve Tâbiîn neslinin uygulamadığı ve şer'î bir delilin gerekli kılmadığı, sonradan ortaya çıkarılmış (muhdes) bir durumdur" (Taʿrîfât [Tanımlar], Beyrut 1405, s. 62).
Bu tanıma göre, herhangi bir eylemin, yani bir iş veya sözün bid'at sayılmaması için o iş veya söz:
a. "Önceki bir imamın (mezhep önderinin []) söylediği bir söze dayanmalıdır, yani yeni olmamalıdır.
b. Sahâbe ve Tâbiîn neslinin uyguladığı bir eylem olmalıdır.
c. Şer'î bir delilin gerekli kıldığı bir eylem olmalıdır.
d. "Sonradan ortaya çıkarılmış bir durum" olmamalıdır.
Hz. Peygamber ve ilk üç Müslüman nesil zamanında "Fıkıh ilmi hukukun kuralcı ve şeklî yaklaşımının olumsuzluklarını en aza indirici bir yapıda gelişmiş, âdeta hayatın çeşitli yönlerini ve değişkenliğini yansıtan bir iç dinamizme sahip olmuştu" (Ali Bardakoğlu, "İstihsan", TDV İslâm Ans., XXIII, 339).
Ancak zaman ilerledikçe ve İslâm farklı coğrafyalara, farklı kültürlere yayıldıkça fıkıh yeni gelişme ve değişimlerden kopmuş, giderek katılaşmış ve donmuştur.
Hatta başlangıçta re'y, istihsân gibi akılcı yöntemler sayesinde lâfızcı-zâhirci şeriat yorumlarından kurtulan Hanefî âlimleri bile, rakip mezheplerin bid'at ve dalâlet (sapkınlık) ithamlarından kurtulmak için zamanla onlardan daha dogmatik bir tutum sergilemişlerdir. (Günümüzde -Şiîler dışında- tamamına yakını Hanefî olan Pakistan, Afganistan halklarıyla bazı Orta Asya toplumlarında insanların Selefîliğe, şiddet ve radikalizme kaymalarının temelinde böyle bir dogmatik kültür vardır.)

14