Dini ve Kur'an'ı anlama sorunlarımız – Yeni yaklaşımlar

Asırlar var ki Müslümanların muhtelif alanlarda (ekonomide, hukukta, adalette, insan haklarında, ahlâklı siyasette...) geri kalmışlığı, sadece dünyalarını değil, dinlerini huzurlu yaşamalarını da engelliyor. Mâverdî'nin bin yıl önce dediği gibi, toplum huzurlu olmayınca bireyler de huzurlu olamıyor; bireyler huzurlu olmayınca toplum da huzurlu olamıyor (Edebü'd-dünyâ ve'd-dîn, Beyrut 1978, s. 134).

Müslüman dünya neden geri kaldı

Bu yakıcı sorunun cevabı, Mâverdî'nin çağdaşı, çok yönlü âlim Râgıb el-Isfahânî'nin şu sözünde saklıdır:

"Allah'ın insanlara gönderdiği iki elçisi (resûl) var: Birincisi, içimizdeki elçi olan akıldır; ikincisiyse dışımızdaki elçi olan peygamberdir. İçimizdeki elçiyi (aklımızı) kullanmadıkça dışımızdaki elçiden (peygamberden, onun öğretisinden) yararlanmak imkânsızdır" (ez-Zerî'a..., Kahire 1985, s. 207).

Osmanlı'nın çöküşünün temel sebebi de aslında buradadır. Osmanlı, dünya işlerinde aklını kullanmak yerine, geçmişe (kanûn-ı kadîm'e) hapsolmuş; din, dünya ve eğitim anlayışını kutsal gelenek üzerine inşa etmiş; bu anlayış sonunda Osmanlı'yı tüketmiştir. Başka yerlerdeki Müslümanlar da Osmanlı'dan farklı değildi. Günümüzde onların mirasçıları aynı kaderi paylaşıyorlar.

Eski Selefîlere, onların Arap - İbn Teymiyye etkisindeki Kadızâdeliler gibi haleflerine ve yeni izleyicilerine göre, her dönem için ideal çağ Kur'an indiği çağdır; Asr-ı Saadet 'tarihin sonu'dur.

Halbuki Kur'an'ın evrenselliği tezi, onun bütün çağların gerçeklerini dikkate alan bir amaç zenginliği taşımasını gerekli kılar. Kur'an her dönemdeki hayırlı yenilikleri onaylar, hatta teşvik eder. İlk asırdan itibaren önce Arapları, ardından diğer Müslüman toplumları nereden nereye getirdiğini bir düşünün!

Kur'an'ın lâfzı ve maksatları (makasıd):

Her sözde olduğu gibi Kur'an sözlerinin de bir söyleniş şekli (lâfzı), bir de söyleniş amacı (maksûdu) vardır. İlk muhataplar için Kur'an hem lâfız hem de amaç olarak gayet açıktı. Fakat araya zaman ve kültür farkı gibi unsurlar girdikçe sözün lâfzı korunsa da söyleniş amacı kapalı kalmaya başladı ve amacı keşfetmek için muhatapların -belli yöntemler dâhilinde- aklî yorumlarına ihtiyaç duyuldu.

Önceleri yorum için tev'îl kullanılıyordu. Sözün bizi götürmek istediği 'hedef anlam'a 'meâl', bu anlamı arayıp bulmaya da (meâl ile aynı kökten) 'te'vîl' denilir. Tevil konusunda savrulmayı önlemek için şu gibi şartlara riayet etmek gerekir:

a) Kur'an'ın genel amaçlarını (makasıd), tabir caizse genel felsefesini kavramak; kendi iç tutarlılığını gözetmek ve bunun için başka nerelerde ne dediğini ve ne demek istediğini tespit etmek;

b) Hz. Peygamber'in ve ona en yakın olan ilk neslin (Sahâbenin) anlayış ve uygulamalarını bilmek;

c) Sonraki Müslüman nesillerin yorum ve uygulamalarını olabildiğince iyi incelemek.

Bu söylenenler Hz. Peygamber'e aidiyeti kesin olan hadisler için de geçerlidir. Ona nispet edilmekle birlikte kesinliği kuşkulu olan sözlere gelince, bunlar gerçekten hadis olduğu tespit edilmedikçe bağlayıcı olmaz. Çünkü bunların lâfızları ve lâfızlarıyla birlikte anlamları da değişikliğe uğramış olabilir. Hz. Peygamber'in dışındakilerin söz ve uygulamaları ise duruma göre, kabul edilebilir de edilmeyebilir de. Meselâ Gazâlî Sahabe hakkındaki övücü ayet ve hadislerin, onların faziletleriyle ilgili olduğunu, söz ve uygulamalarını