'Dindarlar' neden insan hakları savunucusu olamadılar

Önce bir hatırlatma: Bir insan, bizzat beyan etmedikçe, konuşmasından, yazısından mefhum-ı muhalif çıkarılamaz. Mesela adam "Türk milleti çalışkandır" dediyse (pek öyle değil ya!), "Diğer milletler tembel" demek istediği söylenemez. Şu halde "Müslüman dünyanın insan hakları konusunda sorunları var" dediğimizde, bundan, Müslüman olmayan toplumlarda insan hakları sorunlarının bulunmadığını iddia ettiğimiz sonucunu çıkarmak mantıken yanlış, ahlâken haksızlık olur. [Bu konuda Gazze soykırımı turnusol işlevi gördü.] Yazımı, bunu aklınızda tutarak okuyun lütfen.

***

Bir aydan fazla bir zaman önce Meclis'te ana muhalefet partisinden bir milletvekili, bazı iktidar yakınlarının yüksek maaşlı kadrolara atamalarının yapıldığını belirtip, buna ilişkin örnekler vermiş; ardından da "Sınavsız, mülakatsız işe alıyorsunuz, hiç utanmıyor musunuz" diye -üslûp yönünden çirkin- bir soru sormuştu. İktidar partisinin Grup Başkan Vekili olan bir bayan da haklı olarak bu üslubu eleştirmiş; fakat bu iddiayı yalanlamak veya böyle uygulamalar varsa makul gerekçesini söylemek yerine, "Evet utanmıyoruz; yaptığımız işten gurur duyuyoruz. Neden utanalım!" demişti.

Pek çok benzerleri gibi bu bayanın cevabı da şu sıralar gündemin baş sıralarında yer alan "dindar olan insan iyidir" yargısının toplumumuzda neden zayıfladığının cevabını veriyor ve özellikle siyaset ahlakının son yıllarda iyice dibe vurduğunu gösteriyor.

Halbuki muhtemelen bu bayan da bir zamanlar kendisine yapılan haksızlıklar yüzünden on binlerce benzerleri gibi acılar yaşamış veya böylelerinin avukatlığını yapmıştı. Dolayısıyla, ellerine güç ve fırsat geçince, o acıların bedelini, işe alımlarda siyaset amaçlı mülakat, torpil, nepotizm, kayırmacılık gibi haksız yollarla mağdur edilen, belki 28 Şubat (1997) ve sonraki zulüm zamanlarında hayatta bile olmayan günahsız insanlara ödetmenin ne kadar zalimane olduğunu en iyi o bayan hissetmeliydi.

28 Şubat sürecinin o kara günlerinde o günün zalimleri de bu bayan ve benzerleri gibi yaptıklarından "utanmadıklarını, gurur duyduklarını" söylüyorlardı. Dindar kimliğiyle bildiğimiz bu bayan ve diğer dindarların 28 Şubatçılardan bir farkı olmalıydı.

Birkaç yıl önce yine iktidar partisinin insan haklarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olan bir başka bayan da "…Türkiye, … kendisini özgürlük ve insan hakları noktasında ileri olarak niteleyen pek çok ülkenin standartlarının üzerindedir şu an. O yüzden insan hakları ihlalinin olduğunu söylemek aslında Türkiye'yi farklı ülkeler ile kıyasladığınız zaman mümkün değil..." demişti.

Aynı bayan Milletvekilimizin son günlerde Meclis'te yaptığı bir konuşmada Alevilerle ilgili sarfettiği sözler de tartışılıyor.

Her iki milletvekilimizin de bu lafları inanarak söylediklerini düşünüyorum; yani içlerinden geldiği gibi konuşmuşlardır. Çünkü onların ve günümüzdeki çoğu siyasal İslâmcıların zihinleri böyle inşa edildi. O yüzden -Hz. Peygamber'in Mekke'yi fethettikten sonra bütün müşrikleri affettiğini övünerek söyleseler de- kendileri rövaşist düşünmek ve davranmaktan vazgeçmemişlerdir. Onlar, hak ettiklerine inandıkları yere gelmişlerse mesele bitmiştir. Bu şekilde inşa edilmiş bir zihin ve vicdan yapısına sahip olanlardan, 250 sene önce "Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekleyeceğim" diyen bir Voltaire beklemek gerçekçi olmaz; tıpkı militan laikçilerden dindarlar lehine böyle bir hak savunuculuğu beklemenin gerçekçi olmadığı gibi.