Bencillik ve maddecilik karşısında iman şuuru

İslam düşünürleri insanın çift kutuplu bir varlık olduğunu söylerler. Buna göre insan, ruhî ve manevi yönüyle meleklere, biyolojik ve duygusal yönüyle hayvanlara benzer. Yani biz insanlar ne melekler kadar kötülükten habersiziz ne de havanlar kadar iyilik ve kötülüğün dışındayız. Meleklerde şehvet, öfke gibi kötülük yaptıran duygu ve ihtiraslar yoktur. Onlar için kötülük kapısı kapalı olduğundan sadece iyilik yapar, Allah'a itaat ederler. Hayvanlar ise sırf arzu ve ihtiraslar varlığı olduklarından onlarda da iyilik-kötülük bilinç ve bilgisi yoktur.

İnsana gelince o, bir yandan ruh, akıl, irade ve vicdan vs. dediğimiz üstün yetenekleri, diğer yandan öfke, arzu ve ihtiras gibi adlarla andığımız duygusal ve bedensel eğilimleri birlikte taşıyan tezatlar varlığıdır. İşte ahlâkî hayat bu üstün yeteneklerle aşağı eğilimlerin çatışmasından doğar.

Vahye dayanan dinler ve onların insanlığa sunduğu tebliğler hakkında az çok malumat sahibi olanlar bilirler ki, bu dinlerin vazgeçilmez hedefi, insanlığı sürü olmaktan kurtarıp, olabildiğince kusursuz bir cemiyet haline getirmektir.

Bunun için bütün ilâhî dinlerin karşı çıktıkları iki temel beşerî tutku vardır: Bencillik ve maddecilik. Çünkü bu ikisinde ve bunlardan kaynaklanan daha bir sürü eğilimlerde aşırılığın kaçınılmaz sonucu, zulüm ve bozgunculuktur. Günümüzde bunun örneklerini küresel düzeyde görmekteyiz. Bencil ve maddeci zihniyetin hâkim olduğu bireyler ve toplumlar, sosyal ve küresel düzenin temel taşları olan ahlâkî değer ve sorumlulukları ya açıkça veya dolaylı olarak inkâr ederler. Çünkü ahlâkî değerler ve sorumluluklar kutsal kabul edildiği sürece saygı görürler. Deneyimler göstermiştir ki, salt akıldan ve aklın ürünü olan bilgi, güç ve faydacılıktan başka bir değer tanınmadığı zaman ahlâkî değerlere saygı ve dolayısıyla o değerlerin insanlığa telkin ettiği güven ortadan kalkar.

Aynı şey, dinin özünü hazmedememiş ve sadece kabukta kalmış birey ve toplumlar için de geçerlidir.

Dinler tarihi araştırmaları göstermiştir ki, kutsala saygı hissini din ve Allah şuuru uyandırmıştır. Bu şuurun ruhlarda zayıflaması ve ortadan kalkması ahlâkî değerlere saygının da giderek zayıflayıp ortadan kalkmasına sebep olacaktır ve olmaktadır. Şurası açıkça görülmektedir ki, kutsala saygıyı yitirmiş olan insan tabiatının, artık doymak bilmeyen sahip olma ve hâkim olma tutkusuna esir düşmesi kaçınılmazdır.

Müslüman düşünürlerinin deyimiyle "hayvanî nefis" bütün tutkularıyla insanın içinde uyumaktaydı; zaman zaman samimi din duygusu ve hayatının zayıfladığı dönemlerde bu nefsin uyandığı ve lokal zararlar verdiği oluyordu. Fakat -şimdiden korkutucu işaretlerinin de gösterdiği üzere- maneviyattan yoksun bir bilimsel ve teknolojik gelişmenin hızla yükselmesi yüzünden çağımız eskilerden çok farklı, güvensiz, bireyler ve toplumlar için korkutucudur.