Ahlâk bilginin değil inancın alanıdır

Çağdaş filozof Bertrand Russell, 'Neden Hıristiyan Değilim' adlı kitabında "İnancın her çeşidi tehlikelidir" diyor. Fakat bu haksız bir genellemedir; çünkü bizzat Russell'ın çok önem verdiği tümevarım ilkesine aykırıdır. Nitekim birçok insanda inanç, tersine, yapıcı olabilmektedir.

"İnancın her çeşidi tehlikelidir" hükmü bilimsel bir hüküm değil, sadece tersinden bir inançtır ve bu genelleme kabul edilirse mantıki olarak böyle düşünmek de tehlikelidir. Nitekim Kur'an, iki yüzlü ve yıkıcı davranışlara götüren Medine münafıklarının sahte inancını, yani gizli inançsızlığı tehlikeli bulmuştur. Ayrıca, bir ateist olan Russell da, "Din doğrudur, bu yüzden inanılması gerekir diyen kimselere saygım var. Ama dine faydalı olduğu için inanmak gerektiğini… söyleyen kimselerden tiksinirim" demektedir (a.g.e., çev. Ender Gürol, 1972, 253).

Öte yandan inançsızlığın tehlikesiz olduğunu söylemek de mümkün değildir. Meselâ ateistler, hararetli bir özgürlük savunuculuğu yaparlar; fakat pratikte militan ve bağnaz olabildiklerini, kendileri gibi olmayanlara hayat hakkı tanımadıklarını komünist rejimler gösterdi. "Militan ateizm, Doğu Avrupalı komünist rejimleri herhangi bir ortodoksi kadar hoşgörüsüz –ve sonuçta politik bakımdan zayıf- kılmıştır" (M. Walzer, Hoşgörü Üzerine, çev. A. Yılmaz, 1998, s. 93).

Jhon Locke daha da kötümserdir. Ona göre ateistlere güvenilmez, çünkü Tanrı'ya inanmadıkları için sözlerinden cayabilirler (Mehmet Aydın, Kant ve Çağdaş İngiliz Felsefesinde Tanrı-Ahlâk İlişkisi, s. 141).

HHH

Sonuçta, -bir din psikolojisi uzmanının belirttiği gibi- "Bu yer yuvarlağı üstünde insan, dinin dediklerini ilmen asla ispat edemeyecektir (yani dinin dediği iman konuları gayb olarak kalacaktır). Ancak şu düşünülebilir ki müminler dünyamızda gittikçe azalarak nihayet sayıları yok olup bütün insanlık dinsiz, fakat ahlâkî olabilirler. Nitekim çevremizde böyle insanlar görebiliyoruz. O zaman insanlık, şu gördüğümüz veya gördüğümüzü zannettiğimiz arılar ve karıncalar gibi en mükemmel hayvan cemiyeti haline gelecektir" (Th. Flournoy, "Tecrübî Psikoloji Işığı Altında İman Duygusu", İlim-Ahlâk-İman içinde, derleyen M. R. Balaban, 1969, s. 20).

Dikkat edilirse yukarıdaki tartışmalarda esas konu ahlâkın inançla ilişkisi üzerinedir. Bu ilişkiyi ele alırken şu iki noktanın altını özellikle çizmek gerekiyor:

a) Ben, bendeki 'iyi' ve 'ödev' şuurunu deneysel planda temellendiremesem de bende böyle bir bilincin var olduğunu biliyorum; iyiye ve ödeve saygı gösterilmesi gerektiği yönünde bir tür yargı bulunduğunun farkındayım. Aynı zamanda 'iyi' ve 'ödev' bilincimin, biyolojik ihtiyaçlarımızın dışında, insan olmamızdan gelen daha üst ihtiyaçlarımızı karşıladığının da farkındayım. Bu bilincimi bilimsel düzeyde temellendiremeyişim beni onlara inanmaktan vazgeçirmemektedir. Bu, Kur'ân-ı Kerîm'in 'fıtratullâh' dediği (Rûm 30/30) saf insan yapımızın gereğidir.