Yılmaz Öztuna 75 yıl önce Atatürk'ü Koruma Kanunu hakkında ne demiş

Yılmaz Öztuna 75 yıl önce Atatürk'ü Koruma Kanunu hakkında ne demiş

MUSTAFA ARMAĞAN

1951 Temmuz'unda Adnan Menderes hükümeti tarafından çıkarılan 5816 sayılı Atatürk'ü Koruma Kanunu ilk kanun teklifi verildiğinden beri bir hayli tartışmalara yol açmıştı. Hatta TBMM Komisyonundan geri dönmüş, ikinci kez Komisyona götürülen teklif İsviçreli Yahudi 'ticaret hukuku' hocası Prof. Ernst Hirsch'in 'ceza kanunu'nu ilgilendiren akla seza bir formülü sayesinde hazırlanmıştı.

"Kanun neden çıkarıldı Çıkarılmasaydı daha iyi olmaz mıydı" gibi soruları şimdiye dek çok cevaplandırdım. Ancak 1951 yılında Cumhuriyet döneminin en önemli tarihçilerinden merhum T(ahsin) Yılmaz Öztuna'nın Sebilürreşad dergisinde (cilt IV, Sayı 100, s. 391) çıkmış olan makalesi kanunun arzettiği tehlikelere dikkat çekmesi bakımından değerli bir yorumdur.

Bilmek her zaman bilmemekten yeğdir. Bu önemli yazıyı sizinle paylaşmak ve yakın tarih tartışmalarına ışık tutmak istedim. Yazının tamamı aşağıdadır:

"Gazetelerin yazdığına göre, Adalet Bakanlığı bir "Atatürk'ü Koruma Kanunu" tasarısı hazırlamış ve bunu acele görüşülmek üzere Meclis'e sunmuştur. Bu tasarı, şu fiillerin "ağır cezalar"a çarptırılmasına dairdir. a.) Atatürk'ün resim ve heykellerine tecavüz, b.) Atatürk'e lisânen tecavüz, c.) Atatürk'e neşren tecavüz.

İşbu kanun tasarısının hangi hukukçular tarafından hazırlandığı meçhulümüzdür. Onun için, komisyonu teşkil eden zevâtın salâhiyet dereceleri hakkında bir şey bilmiyoruz. Ancak, kanun tasarısının ruhu çok kötü bir hukukî intibâ bırakmaktadır. Demokrasiye geçtiğimizi ve antidemokratik kanunları ilga edeceğimizi iddiâ ettiğimiz şu günlerde, "antidemokratik kanun"un bir şaheseri meydana gelmek üzeredir. Bugün hiçbir demokrat (ve hatta antidemokrat) memlekette herhangi bir şahsı korumak için bu şekilde bir kanun yoktur. Ve böyle bir kanunun vaz'ı da hiçbir zaman mevzu-i bahs olmamıştır. Zira "şahıs" mefhûmu, totaliter zihniyetin birinci ifadesi olup, demokrasi ile bağdaşmasına imkân yoktur. İyi düşünülürse, yalnız bu tek kanunun, Türkiye'de demokrasiyi hemen imha etmeğe ve bir-iki sene evvelki totaliter rejimin tekrar teessüsüne imkân vermeğe kâfi geldiği tebellür eder (ortaya çıkar). Zirâ "lisânen ve neşren hakaret" diye, mevzu, alabildiğine suiistîmale müsaittir. Meselâ bir vatandaş, Atatürk'ün her gece içki içtiğini bir hâtıra kabîlinden nakl etse, "lisânen hakaret" suçu ile tasrih olunduğu üzere "ağır" cezaya çarptırılacaktır. Kezâ hiçbir fikir ve kalem erbâbı, bu mevzûa uzaktan olsun dokunmağa cesaret edemiyecektir. Bir târihçi, cumhuriyet devrine ait vesikalar neşredemiyecek, yazı yazamıyacaktır. Meselâ bu satırların muharririnin son yarım asırlık tarihimize dair bir kitabı vardır ki, kanun kabul edildiği taktirde, ve mer'î (yürürlükte) bulunduğu müddetçe, hiçbir zaman Türkiye'de neşrine ihtimal yoktur.

27 sene, "Garb'den şunu aldık, bunu aldık" diye böbürlenmekle geçmiştir. Garb'den, en mühim şeyleri alamadığımızın hâlâ farkında değiliz: Esprit critique (eleştiri ruhu), müsbet çalışma ve fikrî müsamaha (hoşgörü) mefhumlarını... Garb'i bugünki "Garb" yapan, bu mefhûmların alabildiğine inkişafı olduğu gibi, İslâm âleminin inhitatına (gerilemesine) sebeb de, bu mefhûmların gittikçe kıymetinde(n) kaybetmesidir. 14 Mayıs'dan (1950) beri birkaç satır yazabiliyor, biraz konuşabiliyorduk. Bu kanun ile, fikir hürriyeti ve tenkidî zekâ imhâ olunacaktır. Böylece, son ümid kapısını da arkasına kadar kapıyarak, Garb'den alınmıyacak ne varsa hepsini aldığımızla öğünmekte devam edeceğiz. O alınmıyacak şeylerdir ki, Türk milletinin ırkî karakterini değiştirmek üzeredir.