60 yıllık ömründe Türkiye'nin en meşhur dolandırıcılarından biri hâline gelmiş; öyle ki adı "dolandırıcılar kralı"na çıkmıştı.
Köprüleri, tarihî kuleleri, vapurları, tramvayları, meydan saatlerini "satarak" ya da "kiralayarak" nam salmıştı. Fakat onu sıradan bir üçkâğıtçıdan ayıran taraf, hikâyelerinin dilden dile aktarılırken mizah, zekâ ve keskin bir toplumsal eleştiriyle yoğrulmuş olmasıdır. Kemal Sunal'ın filmlerine, Aziz Nesin'in öykülerine, gazetelere ve İstanbul'un sözlü tarihine malzeme teşkil etmiştir.
Sülün Osman salt bir dolandırıcı değildi. Dönemin İstanbul'una, Hacı Ağa tipine, Anadolu'dan kopup gelen göç dalgalarına, insanların safiyetine ve hırsına ayna tutan bir figürdü.
Orta halli bir memur ailesinin evladıydı. Babası küçük bir devlet memuruydu; ailesi eski bir ahşap evde kiracı olarak yaşardı. İlkokulu bile bitiremediği rivayet olunur. İstanbul'un dar sokakları onun asıl mektebi olmuştu.
Gençliğinde Kumkapı'da tanıştığı Aleko adlı bir Rum'dan "üçkâğıtçılık" mesleğinin inceliklerini öğrendiği söylenir. Aleko, Osman'a insanları ikna sanatını, insan tabiatının açıklarını ve fırsatçılığı öğretmişti.
Sülün Osman'ın ilk büyük "işi" 1948'de Fatih'te baş verdi. Kiraladığı evin sahibini aylarca kira ödemeden idare ettiği gazetelere yansıyınca "Sülün Osman" lakabı doğdu. "Sülün" kelimesi hem kurnazlığı hem de o muğlak, kaygan duruşunu çağrıştırıyordu.
1950'lere gelindiğinde İstanbul, Anadolu'dan akan göç dalgalarıyla şişmişti. Ekmek ve umut peşinde koşan tecrübesiz, saf köylüler büyük şehrin parlak vaadleriyle karşı karşıyaydı. Sülün Osman tam bu kaosun içinde ortaya çıktı.
Yöntemi basitti ama cesareti efsaneydi: Kamuya ait tesisleri kendi mülküymüş gibi gösterip satıyor veya olmadı, kiralıyordu. Galata Kulesi'ni "işletme hakkı bende" diye pazarladı, Galata Köprüsü'nün geçiş ücretini devretti(!), tramvayları "devraldım" diye bilet sattı, vapurları sefer hakkı diye kiraya verdi, Dolmabahçe ve Beyazıt saat kulelerini "ayarlatma ücreti" pahasına sattı.
Taksim Meydanına paspas serip geçiş parası topladığı, İstanbul Üniversitesi bahçesini, İzmir Saat Kulesi'ni, hatta Amerikan 6. Filosuna ait bir gemiyi sattığı hâlâ anlatılır. Bir hacıya cennetten yer sattığı bile rivayet olunur.
Mahkemede hakime verdiği cevap, hem zekâsını hem de dönemin ruhunu özetler:
"Kusura bakma Hakim Bey, memlekette Galata Köprüsü'nü alacak eşekler olduğu sürece ben bu köprüyü satarım!"
"Ben masumları değil, beni dolandırmak isteyenleri dolandırdım" sözü ise ahlak felsefesinin özeti gibiydi. Hedefleri genellikle uyanık geçinenler, kolay para peşinde koşanlardı.
Hapishanede bile boş durmadı. "Alınteri ile Yaşamak" başlıklı bir konferans verdi; cinayetten, hırsızlıktan yatanlara dürüst çalışmanın kıymetini anlattı. Medyumluk yaptı, hatta Haluk Levent'in yaptığı gibi evlenemeyen kadınlardan güven ve umut ticareti ile para kaptı.
Ünlü sanatçılara "ders verdiği", kendi karısına müteahhit olduğunu söylediği hikâyeler de cabası. Aziz Nesin'e bir kitabındaki ifadeden dolayı dava açacak kadar cüretkârdı.
Gazeteler, dergiler, hatta yabancı yayınlar onu kapağa taşıdı. TRT'ye bile çıktı, röportajlar verdi. Bugün hâlâ "Sülün Osman gibi" denilmesi zekâ ve kurnazlığın sembolü hâline geldiğini gösterir.
Peki Haluk Levent'le ne ilgisi var
Sülün Osman mahkemede hakime "eşekler olduğu sürece satarım" demişti. Haluk Levent alenen böyle demedi ama yaptıklarıyla Sülün Osman'ın izinden gittiğini gösterdi.

31