Daha ne Muhammed'ler silindi tarihten, tahmin edin.
Bu arada Sultan Muhammed Alparslan'ın kitaplarımızdaki sakalsız ama bıyıklı resimlerine gülmeden bakmak mümkün müdür Sultan Alparslan'ın her gün sinekkaydı tıraş olduğunu mu zannediyor bu ressamlar. (O da bir şey mi, Yunus Emre gibi bir dervişi bile her sabah permatikle tıraş olmuş gibi gösteren resimler gezmez mi kitaplarımızda)
Ah o kitaplarımız ki bizi cahilliğin kıyısına vurdurur her defasında.
Bakın, Yazıcızâde Ali'nin Tevârih-i Âl-i Selçuk adlı eserinde Sultan Alparslan nasıl tarif ediliyor:
"Ve uzun boyluydu ve sakalı dahi gayet uzundu. Derler ki sakalının ucundan tacının tepesine kadar iki arşın uzunluğundaydı."
1 arşın 68 santim olduğuna göre varın 2 arşının ne kadar uzun olduğunu siz hesaplayın. Hatta savaşlarda eline dolanmasın diye sakalını topuz yapar gibi bağlarmış Sultanımız.
O kadar uzun bir sakala sahip olan bir tarihî şahsiyeti matruş vaziyette resmetmeye utanmıyor kitaplarımız maalesef.
Son seferi
Sultan Muhammed Alparslan 1071 yılında Malazgirt'te Bizans ordusunu mağlup ettikten sonra Gazneliler ve Karahanlıların Selçuklu hakimiyetinde bulunan şehirlere tecavüze hazırlandıklarını işitince, yarım bırakıp Anadolu'ya geldiği Mısır seferine yönelmedi, başkenti Merv'e geri döndü.
Bu sırada Karahanlı Hükümdarı Şemsü'l-Mülk Nasr Buhara ve Semerkand'ı almak için harekete geçmişti. Alparslan'ın oğulları Ayaz ve Melikşah onunla mücadele etmeye kalkmış ama yenilmişlerdi.
Doğuda tehlike giderek büyüyordu. Önlenmezse devletin istikbalinden emin olunamazdı.
Karahanlı hanedanı deyip geçmeyin, Selçuklu hanedanıyla akrabaydılar. O kadar ki Sultan Alparslan'ın annesi Karahanlı hanedanına mensup olduğu gibi oğlu Melikşah'ı da Karahanlı prenseslerinden Terken Hatun'la evlendirmişti. Nihayet kendi kızı (bazı kaynaklara göre kız kardeşi) mevcut Karahanlı hükümdarı Şemsü'l-Mülk Nasr ile evliydi.
Daha fenası, Ayaz ve Melikşah'ın kendisine saldırmaları yüzünden Alparslan'ın kızı olan hanımını suçlamış ve kaynaklara bakılırsa onu dövmüş, yani şiddet uygulamıştı. Hatta yediği bu dayak yüzünden Sultan Alparslan'ın zavallı kızı hayatını kaybetmişti.
Sultan Alparslan bir baba olarak gayet tabii kızının öldürülmesine çok öfkelendi, Şemsü'l-Mülk'ten hesap sordu, Karahanlı hükümdarı ise yemin billah ederek kızının eceliyle öldüğü, dayaktan ölmediği yolunda güvence verdi.
Ancak yalnızca yüreği yansa iyiydi, Alparslan Anadolu'ya yöneldiği zaman Karahanlıların ordusunu arkasından vuracağından da endişe ediyordu.
Nihayet Malazgirt seferinden döndükten bir sene sonra, 1072 Ekim'inde sefer açtı.
Ceyhun veya öbür adıyla söylersek Amuderya nehri üzerine yaptırdığı yeni bir köprüden askerlerini geçirerek Karahanlı topraklarına girdi.
İlerledi ve bugün haritadan silinmiş olan Berzem kalesini kuşattı (kaleyi uğursuzluğundan dolayı Selçukluların haritadan sildirdiği söylenir).
Sultan Alparslan kaleyi almadan savuşup gitmek istemedi. Çünkü Karahanlılar üzerine ilerlediği zaman arkasından vurulabilirdi.
Kalenin Yusuf el-Harezmî adlı bir komutanı vardı.
Kale direndi ama çok geçmeden komutan Yusuf esir edilmiş, elleri bağlanmış, ayağına da bukağı takılmış vaziyette Sultanın çadırına getirildi.
Görünüşte Alparslan bir hasmını daha etkisiz hale getirmişti. Ancak hadisenin şekli hiç beklemediğimiz bir vadiye taşacaktı. Bu vadi kader vadisiydi.
Alparslan huzuruna elleri ve ayakları bağlı olarak getirilen esiri hesaba çekti.
Ölümden önceki ders
Karahanlıların gücü ve askeri hakkında bazı sırları alacağını umuyordu ama Yusuf ser verip sır vermeyen cinsten bir komutandı. Buna çok sinirlendi ve yere dört kazık çakılmasını emretti: Yusuf ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanacak ve üzerine ok yağdırılarak cezalandırılacaktı.
Bunun üzerine Yusuf el-Harezmî avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:
Rezil herif, utanmıyor musun elleri ve ayakları bağlı bir adama ok attırmaya. Bu yiğitlik mi Sana yakışıyor mu hiç

26