Şişman Yalçın. (Yalçın abi. Mahalle kültüründe iki yaş büyük oldu mu abi denir.) En sevdiğim dostlarımdan biri idi. Sonraki yıllarda ailece Bodrum'a yerleştiler ve orada aramızdan sonsuza kadar ayrıldı. Vefat etmiş birinden söz ederken "Çok severdi beni, çok severdim onu" dendiğinde, annem "Toprağını sevsin" derdi. Ayrılanların arkasından sevgi sözü kullanılmazdı eskiden. Ama gel de Savaş'tan, Tarık'tan... Neyse neyse, daha yazmayayım.
Şişman Yalçın o kadar güzel gülerdi ki tutulduğu amansız hastalık döneminde onu telefonla sık sık arayıp fıkralar anlatırdım. Ancak son aradığımda zor gülmüştü. Sonra eşini aradım. "Hastaneye geçiyoruz artık" dedi. Anladım.
Chevrolet bir arabası vardı. Bizi gezdirirdi. Mahallemizde Kle diye bir arkadaşımız vardı. Asıl adı Ceyhan ama neden Kle dediğimizi bilmiyorum. Kendisi de bilmezdi. Bir gün Kle'yi almış yanına gezdiriyor. Cağaloğlu'ndalar. Okullar dağılmış. İstanbul Kız Lisesi'nden iki genç kız, eğilip arabaya bakıyorlar. Yalçın abi duruyor. "Nereye çocuklar" diye soruyor. Kızlar "Fatih'e gidiyoruz" diyorlar. "Atlayın" diyor Yalçın abi. Laf açılıyor, Yalçın abi, "Kaçıncı sınıftasınız" diyor. Kızlar, "İkimiz de lise sondayız" diyorlar. "Peki siz" "Ben Vefa Lisesi mezunuyum" diyor. Eyvah. Sıra Kle'ye geliyor. Kle ilkokulun ilk sınıfında sadece iki saat okumuş. Gitmemiş okula. Koskoca mahallede okuma yazma bilmeyen tek kişi Kle. Ayağıyla Yalçın abinin ayağına basıyor ve fısıltıyla "Benim için ilkokul ikiden terk de" diyor. İlkokul iki, Kle'ye üniversite gibi geliyor. Ne güzel mahallemiz vardı. Ne kadar özlüyorum anlatamam. Göz pınarlarımda iki damla yaş bu satırların üzerine damlamışsa, onu görün lütfen.
ESKİLERİ ANMAKFutbol topu Özcan'ındı. Nefesi kuvvetliydi, bizden iki yaş büyüktü. Maç yapacağız. Önce nefesiyle topu şişirir, sonra ilk tekmeyi vurur ve top dama kaçardı. Ev sahibini kızdırmadan dama çıkacaksın, topu alacaksın ve maç başlayacak. Öyle yapardık. Birimiz dama çıkar alırdı topu. Eğer Özcan'ın takımı mağlupsa bizimki maçın orta yerinde topu eline alır ve "Geç oldu, ben eve gidiyorum" der, giderdi. Düdük gibi kalırdık sokağın ortasında. Mahalle maçları Yenibahçe arsasında veya Topkapı'da olurdu ama aramızdaki maçları sokakta yapardık. Atletizm sahamız vardı. Voleybol ağımız, basketbol potamız vardı. Mahallemizde spor önde gelirdi. Hiçbirimiz sigara içmezdik. İçki ile aramız yoktu. Spora düşkündük, eğlenceyi severdik ve tiyatroya sanat gösterisi için sinemaya eğlence için giderdik.
Sinema günleri o zamanın tek eğlencesi idi. Amerikan filmleri Beyoğlu yakasında orijinal İngilizce, Türkçe altyazılı, İstanbul yakasında Türkçe dublajlı oynardı. Haftayı iple çeker, yeni film gelsin diye sabırsızlanırdık. "İlk Kokulu Film" diye bir ilan çıktı. Merakla gitti millet. Sinemacı Edison'a rakip bir adammış. Bir sahnede erkek kadına gül veriyor ve sinema gül kokuyor. Sinemanın sahibi üç tane filit makinesi aldırmış, içlerine gül kokusu doldurtmuş, o sahne geldiğinde üç kişi yan kapılardan salonun içine filitle gül suyu sıkıyorlar ve salon gül kokuyor. İlk kokulu Türk filmi. Elvis'in bir filmi geldi Şehzadebaşı'na. Türkçe dublajlı tabii ki. Ama şarkılar orijinal. 11.00 matinesinde film başladı. Elvis haliyle Türkçe konuşuyor. Fakat şarkıya sıra gelince gitarıyla birlikte İngilizce olarak söylüyor. Seyirci böyle bir saçmalığa alışık değil. Elvis şarkıya başlar başlamaz büyük bir "Yyyuuuhhh" sesi yükseldi sinemada. 13.00 matinesinde de aynı şey olmuş. Sonraki matinelerde de yuha durmamış. Makinist uyanık adam, çareyi bulmuş. Sıra tam şarkıya geldiğinde Elvis eline gitarını alıyor ve şarkıya başlıyor. Ancak ses Abdullah Yüce'nin. "Hiç mi gülmeyecek benim yüzüm" O zaman en popüler şarkıcı Abdullah Yüce. Salon alkıştan inliyor. Film bir hafta böyle oynadı.

103