Açık açık söyle

Allah'ın bildiğini kuldan saklamayın. Küçüklüğümüzden bu yana duyduğumuz bir sözdür bu. Cengiz Holding denen kurumun iktidarla ilişkisini bilmeyen yok. Ben iktidarın yerinde olsam (ki Allah saklasın) bu durumu açık açık söylerim. Çünkü çok dedikodu yapıyor. Çık açık açık ifşa et olsun bitsin. Malumun ilanı diyorlarmış bu şekildeki açıklamalar. Ayrıca bu konuda atasözümüz bile var: "Bal tutan parmak yalar." Sözü boşuna mı söylenmiş

RİSK NEDİR

Çok hoşuma giden anekdotlardan biri şudur: Hoca üniversitede sınav yapıyor. Soru tek şu: "Risk nedir" Öğrenciler çeşitli yanıtlar veriyor. Sadece bir öğrenci yüz üzerinden yüz alıyor. Yanıtı basit. Boş bir kâğıt veriyor öğrenci ve üzerine yazıyor: "Budur!" Çok güzel bir yanıt. Ben de kendi kendime riskleri bulmaya çalıştım. Mesela: Hiç risk almamak risktir. Hem işçi hem çok iştahlı olmak risktir. Para karşılığı oy vermek risktir. Trol olmak risktir, adamın başına gelecekte iş açar.

Dağ yamaçlarına

Kurulmuş şehirlerde

Akşam erken çöker

Güneş usta bir hırsız gibi

Arkasında hiçbir iz bırakmadan

Kaçar gider o yerden

Işıklar bir bir yanar

Kimi göz kırpar uzaktan

Kimi söner.

Sonra dünya döner

Ve yeni bir güneş doğar

O kentte.

Ben hiç şaşırmam

Çünkü Her doğan güneş

Bir güzelliğin habercisidir

Bekçisidir kentin.

Unutursun bir hırsız gibi

Kaçıp gittiğini

Ve şavkı suya değdiğinde

İçinin cız ettiğini.

Unutursun.

Anlayacağın,

Her doğan güneş

Bir umuttur

Güzel bir dünya için.

Salerno, İtalya 2016

Dünyanın hangi ülkesinde şöyle bir yasa var: "Cumhurbaşkanı herkese hakaret edebilir ama hiç kimse cumhurbaşkanına hakaret edemez." Tayyip Erdoğan bana: "Sanatçı müsveddesi" demişti. Şimdi ben de ona aynı şeyi söylesem suça giriyor. O nedenle diyemiyorum.

DÖVEN

Küçücüktüm, ilk kez döven gördüm. Köylerde döğen derler ya. Bir hayvan arkasındaki kızak görünümündeki tahtayı çeker. Altında taşlar vardır. Buğdayların üstünde gezinir bu basit aygıt. Ben dokuz yaşında falanım. Bozüyük'te eniştem hükümet tabibi. Kalmaya gittik annemle. Bozüyük küçücük bir yer o zaman. Dövene götürdüler beni. Bindim üzerine, önde at bizi çekiyor, daire biçiminde dolaşıp duruyoruz. Bir süre sonra başım döndü tabii. Geçen yıl yine Bozüyük'ten geçtim. Eskişehir'e giderken oradan geçilir. Küçücük yer, büyümüş kocaman olmuş. Seramik fabrikaları orada. Eski günler geldi aklıma. Otobüsten inip gezmek istedim ama oyuna geç kalırız diye olmadı. Bir gün gitmek istiyorum. Çocukluğumu göreyim diye.

SUMRU

Sumru'ya sık sık sorarım. Neyi mi Her şeyi. Zekidir, donanımlıdır en önemlisi nikâh şahidimdir. İki yabancı dili çok iyi bilir çünkü İstanbul Üniversitesi'nde bu konunun hocasıydı. Sonra MSM'ye geldi "Nitelikli Sanatçı" derslerinin hocası oldu. Kendi icat ettiği bir sistemle öğrencileri tanımadık evlere yolladı, kapılarını çaldırdı. Öğrenciler içeri girip ev sakinleriyle diyaloglar kurdular. Sonra okula dönüp bu durumu oyunlaştırdılar. Bu Sumru'nun aklına gelen bir buluştu. Pandemi döneminde on ay evden hiç çıkmadı, her gün telefonlaştık. Kimseden hiçbir şey istememe huyu vardır. Benim en unutamadığım olayı ise kokoreçtir. Sumru bir gün bir işkembecide kokoreç yiyor ve çok beğeniyor. Fakat ismini unutuyor. Bir akşamüzeri eve giderken işkembeci dükkânına giriyor "Bana yarım işkembe" diyor. Yarım işkembe diye bir şey yoktur ama garson çocuk gidip getiriyor. Tabii ki gelen kokoreç değil işkembe çorbası. Sumru garsona diyor ki: "Yanlış oğlum bu işkembe değil, ben işkembe istiyorum." Garson diyor ki: "Efendim bu işkembe." Sumru ısrarla inat ediyor. "Hayır, işkembe yuvarlak olur bu işkembe değil." Sonunda neyse sen bana yarım ekmek ver deyip, ekmeği alıp naylon poşetine koyup çıkıyor o dükkândan.